23 Kasım 2017 Perşembe

Song to Song

Öyle bir zamanda yaşamaktayız ki, ilişkilerimiz giderek zayıflıyor. Sosyal medya ile gelen binlerce arkadaş, kendimizi kandırmamıza sebep olabilir. Oysa fiziksel olarak, hiç bir maske takmadan, vereceğimiz cevabı hazırlamadan, silip yeniden yazmadan, emojiler olmadan, spontan olarak gelişen ilişkilerden uzaklaşmaya başladık. Büyük şehirlerin trafiği, iş hayatının temposu ve her şeyin pahalı olması, evde oturup kuracağımız sanal ilişkileri destekliyor olabilir. Öte yandan, tüm engellere rağmen dışarıda birileri ile buluştuğumuzda, bu sefer vaktimizi sanal ortamdaki kendi imaj ve dünyamızı besleyecek içerikler üretmek için uğraşıyor olabiliriz. Bol bol selfie çekimleri, oraya gittik, bunu yedik, ağaç, böcek, kuş derken gerçekten orada olmadığımız bu kısıtlı sosyal zamanımız da bir anda tükeniyor olabilir.

Öyle bir dönemden geçtim ki cinsellik sert olmalıydı. Gerçek şeyler hissetmek için can atardım. Hiçbir şey gerçek gibi gelmezdi. Bütün öpüşler olması gerekenden daha az hissettirdi. Nefes almaya çalışıyorum.”
Tüm bu kalabalığın içerisinde yaşanan yalnızlık, bizi derin bir mutsuzluğa ve daha sonra duygusuzluğa itebilir. Çünkü ortada savaşacak veya kaçacak bir durum yoktur. Bir süre sonra donuklaşmaya başlar ve gerçekten yaşadığımızı hissetmek için piyasada neler var, ona bakırız. Neler var? İş, kariyer, para, itibar, eğlence... Uyarıcılar, sakinleştiriciler, adrenalin veya dopamin sağlayan madde, şiddet veya deneyimler...
“Doğru kişileri tanımam gerektiğine inanırdım. Onlara yaklaşmam gerektiğine. Sana ihtiyacın olanı verecek kişilere, çitten atlamanı sağlayacak kişilere... Deneyim istedim. Kendime dedim ki; herhangi bir deneyim hiç deneyim yaşamamaktan iyidir. Yaşamak istedim. Şarkımı söylemek.”
Sanki ilk defa Roma İmparatorluğunda ortaya çıkan, halkı oyalamak için kullanılan Arena’daki oyunlar gibi... Piyasa dopdolu... Öte yandan her deneyim başlar ve biter. Sürekli olabilecek bir deneyim yoktur. Her biri tüketildiğinde, daha fazlasına ihtiyaç duyarız. Zihin bir önceki seviyeye hızlıca alışır.

“Şarkı söylemeliyiz. İnsanlara kalp ritimlerini yükseltmeleri için yardım etmeliyiz.” “İstediğim her şeyi yapabilirdi. Böyle bir ceket nereden alınır? İnsanın yürüyüşünü bile değiştiriyor... Her şey satılık... Hepsi... Şeref, unvan. Bunlar gerçek değil.”
Song to Song isimli film, kendini bulmaya çalışan genç bir kızın hayatını konu alıyor. Bir yanda zengin bir adamla ilişki yaşarken, diğer yandan bir şarkıcıya aşık olan Faye, ikisine de farklı açılardan bağımlıdır. Bu çıkmazın içerisinde bunalırken başka deneyimler yaşamaya ve ormanın derinlerinde kaybolmaya devam eder... Bu üç kişiye bir de zengin adamın karısı eklenir. Rhonda babasız büyümüştür; annesinin fedakarlıkları ile hayatta kaldıktan sonra gelen bu zenginlik ile bocalar...
“Ya bir sanatçı olmazsam? Bir hayatım da olmazsa. Veya başka bir hayatım da olmazsa. Etrafta koşturan biri olmaya çalışsam. Hayattan bir şeyler kapmaya çalışsam. Ne olduğumu unuttum. Kimin olduğumu. Çok uzaksın. Yakında gelmezsen öleceğim. Gel. Beni kendi kötü kalbimden koru.”
İlişkilerin bu sığlaşması çok önemli bir konuyla daha ilgili: İlişkilerimizde kendi iç dünyamızı yansıtırız;  içimizde bastırdığımız ne kadar duygu veya düşünce varsa karşımıza çıkan kişiler ve olaylar bize aynalama yapar. Kim olduğumuzu, daha doğrusu kim ve ne olmadığımızı anlamak için ilişkiler çok değerlidir. Özellikle de anne ve babamızdan tam ve sağlıklı bir sevgi akışı olmamışsa veya aşırı derece özveride bulunmuşlarsa, yetişkinlik aşamasına geçmekte zorlanırız. Bize verilen hayat planınında herkes mutlu gibi gözükür. Bir şekilde olduğumuzu sandığımız kişi ile olmamız gerektiğini düşündüğümüz kişi arasındaki çelişki bizi çözülemez bir ikilemde bırakır.
“Babam bizi terk ettikten sonra işe yaramaz olduğunu düşündün. Anne, bize çok fazla verdin.”
“İyiliğe karşı savaş açtım. Beni kandırdığını düşündüm. Diğerlerinden daha iyi yaptığından daha iyi yapabilirim diye düşündüm. Hayatı onlar için güzel kılan şeylere ihtiyacım olmadığını... Baba, özür dilerim; kız kardeşlerim kadar gururlandıramadım seni... Benim için çok fazla fedakarlıklar yaptın... Senin yapamadığın şeyleri yapmam için...
Olduğumu düşündüğüm kişi değildim. İyi biri miyim? Veya bunu istemem. Veya insanlar beni sevsin diye öyle gibi görünmem...”
Oysa ki, biz olmayan ne varsa, ki bunu en iyi ilişkilerde keşfederiz, bırakmaya başlarsak; gerçekten ne olduğumuzu hatırlamaya başlarız. Evet, hepimiz bu dünyaya anne ve babamız vasıtası ile geliriz. Bu dünyada rahat etmek istersek aile geçmişi ile olan olayların üzerinden geçmeli ve olanı olduğu gibi kabul etmeliyiz. Ötesi baktığımızda ise, her şeyin ötesinde olan hakikati görmeye başlarız. İşte o zaman, bakan ve görünen hiç bir şey kalmaz... Yanılsamaların içinde onların birer illüzyon olduğunu bilerek olayların daha büyük bir sistemin doğası gereği gerçekleştiğini anlarız...
“Nasıl değişeceğimi bilmiyorum. İstiyorum. Nasıl daha iyi oluyorsun? – Bir şeyleri feda etmelisin –” “Para kazan. Paranın seni kazanmasına izin verme. İllüzyon yarat ancak asla illüzyona inanmaya kalkma. Sakın ona kapılıp gitme.”

15 Kasım 2017 Çarşamba

20th Century Women


İnsanlık tarihinin 300,000 yıldan fazla olduğu ön görülüyor. Eski çağlardaki “kabile dinamiklerini” anlayarak bugün modern dünyadaki davranışlarımızı çözmeye başladık. Atalarımızdan gelen miras; milyon yaşındaki Neo Korteksimiz dahil olmak üzere beynimize kazılı gözüküyor.

Günümüzde üstlenmek durumunda kaldığımız bir çok rolün olmadığı o çağlarda en temel ayrım cinsiyet üzerine: Kadın ve Erkek. Erkek avlanmaktan ve savaşmaktan sorumlu iken, kadın bebeklere hayat vermekten ve onlara bakmaktan sorumluydu. Bu şekilde evrilen kadın ve erkek beyni birbirinden belli açılardan fark gösteriyor, ancak herhangi biri diğerine göre daha üstün değil. Özetle erkek dış işlerden sorumluyken, kadın da iç işlerden sorumlu... Bu durum kadını multi-fonksiyonel ve daha empatik yaparken, erkek beyni ise tek bir şeye odaklanmakta ve navigasyonda daha iyi...

Sadece son 5-10 bin yıl önce tarım hayatına geçiş ve son 200 yılda gerçekleşen endüstriyel devrim ile fiziksel tehlike azalmış ve avlanmak yerine günümüzdeki gibi daha az kas gücüne dayalı meslekler ortaya çıkmıştır. Kas gücünün önemi azalsa da erkekler, genel olarak geçmişten gelen pozisyonlarını kaybetmeyecek şekilde organize olmaya devam etmiştir. Kadın beynindeki hipokampüs ve corpus collasum kısımlarının daha büyük olması onları empatik yapmaktadır. Belki de kadınların ruhsallığa daha yakın olan bu empati dolu özellikleri erkekleri korkutmuş olabilir. Tüm bu olası dinamiklerden ötürü kadın, bebeklere hayat veren kadın, genellikle arka planda kalmıştır. Oysa sistemik olarak bakıldığında dışlanan her zaman temsil edilir. 20. Yüzyıl bu değişimlerin çok yoğun yaşandığı bir dönemdir. Derisinin renginden, inanışlarından, milliyetlerinden dolayı dışlanan bir çok grup ön plana çıkmaya başlamıştır. Savaşlar ve çatışmalar zirve yaparken, yüzyılın sonlarına doğru durulmalar ile dengeler yerine gelmeye başlamıştır.


20. Yüzyıl Kadınları isimli filmde üç farklı yaş grubundaki kadının bu yüzyıldaki farklı evreleri nasıl yaşadıkları ele alınıyor. Baş roldeki Dorothea, 1924’de doğmuş, kasvetli zamanlarda büyümüş; 16 yaşında savaş patlat vermiş ve savaş pilotu olarak yetişmiştir. Çalıştığı şirkette ilk kadın çalışan olmuş, kocasının evi terk etmesi ile oğlu Jamie ile baş başa kalmıştır... Çocuğunu konuşturmayan ve aşırı korumacı bir tavrı vardır. Bu fedakar tavrı, dışarıya karşı da böyledir. Arabasında çıkan yangını söndüren itfaiye görevlilerini bile eve yemeğe davet eder...

Oğlu büyüdükçe zorlanmaya başlayan Dorothea, evinde yaşayan Abbie ve oğlundan biraz büyük olan Julie’den yardım ister. Julie’nin tepkisi ise oldukça manidardır:
“Bir erkeği yetiştirmek için bir adama ihtiyacın yok mu?
Evde kiracı olan diğer kişi ise bir erkektir: William... William’ın babası tamirhane yöneticisidir. O da babası gibi araba tamirini öğrenmiş, koleje gitmek istemiş ancak buna maddi imkanları el vermemiş. 63’de zeki, cesur ve zengin olan Theresa ile evlenmiş. Aşık çift bir komüne yerleşmiş. William eşini kaybetmemek için hiç olmadığı bir kimliğe bürünmüş. Muhtemelen babasından yeterince beslenememiş William kadınlarla ne yapacağını bilmemektedir.

Elimi küçük pencereden içeriye soktum, parmağımı sıktı ve ona hayatın çok büyük olduğunu söyledim... ve bilinmez. Ona hayvanların, gökyüzünün, müziğin, filmlerin olduğunu... Kendi çocukların olduğunda, aşkı, tutkuyu, hayatın anlamını, onun annesi babası olduğunda anlarsın.”
Tüm bu ortamın içerisinde ergenliğe adım atmış Jamie, babasını sadece Noel'de ve doğum gününde görmektedir... Kendinden iki yaş büyük olan en yakın arkadaşı olan Julie’ye ilgisi vardır. Öte yandan annesini izleyerek ona soru önemli sorular sorar:

-        Anne mutlu olduğunu düşünüyor musun?
-        Bak, mutlu olup olmadığını merak ediyorsan kısa yoldan depresyona giriyorsundur.

Dorothea’nın 1964’de anne olduğu dönem, insanlığın ilk defa her şeyin daha fazlasına sahip olduğu dönemdir; güzel ev, arabalar, kaos, karışıklık, uyuşturucular, bilgisayarlar ve sıkıntı... Soğuk savaşın tırmandığı bir dönem...

Jamie’nin arkadaşı Julie’nin annesi psikologdur. Boşandıktan sonra kızı olan bir adamla evlenmiş ve Julie üvey kardeşi ile yaşamak durumunda kalmış. Kendini, kendinden yıkıcı olarak tanımlayan Julie, annesinin grup terapilerine zorla katılmış...


Filmin son kahramanı 1955’li Abbie... Sanatçı olmak için New York’a taşınır. Öğretmenine aşık olur. Daha sonra kanser olduğunu öğrenince arkadaşları onun pek ilgilenmez. Annesine gider. Annesinin kendinden önce iki düşüğü olduğunu öğrenir. Annesinin o dönemde kullandığı ilaçların kızında rahim kanserine yol açabileceğini öğrendiğinde kızını görmek ona ağır gelmeye başlar. Bu durum karşısında Abbie sakince yaşayabileceği bir yere taşınır.

Filmdeki tüm karakterlere baktığımızda görülebiliyor ki, kadınlar artık erkekler olmadan da yaşayabiliyor. Tek başına çocuk yetiştirip, iş hayatına veya yeni maceraya atılabiliyorlar. Adamlar ise babaları güçlerini kaybettiklerinden dolayı erkek olmayı unutuyorlar. Belli de denge bu sefer tam tersi tarafa kayıyor. Oysa kadın ve erkek, eril ve dişil birbirini tamamlayan kavramlar. Hiç bir tek başına biraz yavan... Dengeler tamamen yerine oturana kadar, tüm olaylarda olduğu gibi daha bir çok gel-git yaşanacak.


Kendini tehlikeye attığı bir olaydan sonra Dorothea ve Jamie arasındaki diyalog:

·        Neden böyle saçma bir şey yaptın? Sadece arkadaşlarına uymak için mi? Neredeyse öleceğini biliyorsun değil mi? ...Neden kendine zarar veriyorsun?
·        Peki sen niçin sigara içerek kendini öldürüyorsun? Neden yalnızken ve üzgünken iyi oluyorsun?
·        Benimle bu şekilde konuşamazsın. Bana bunları söyleme...

25 Ekim 2017 Çarşamba

Lion


Hepimizin bir annesi ve bir babası vardır. Onları tanımasak da tanımasak ta onlar bizim gerçek ebeveynlerimizdir ve onların vasıtası ile bedenlenerek dünyaya geliriz. Bazıları şartlar gereği ebeveynlerinden uzak olabilir, erkenden ayrılmış veya terk edilmiş olabilir... Ancak ne olursa olsun hiç bir durum gerçeği değiştiremez; onlar bizim anne ve babamızdır. Annemizden hayat enerjisini, babamızdan da bu enerjiye yön verecek gücü alırız.

Lion isimli film Saroo isimli gencin gerçek hayat öyküsünü konu alıyor. Saroo, Hindistan’ın çok fakir yerleşim bölgelerinin birinde abisi Guddu ile hırsızlık yaparken bir şekilde kayboluyor ve bir çok badireler atlattıktan sonra Avustralyalı bir çift tarafından evlatlık veriliyor.

İyi niyetli yeni ebeveynleri dünyadaki nüfusun fazlalığından dolayı çocuk yapmak yerine kimsesiz iki çocuk evlatlık edinirler. Yeniden doğuracakları çocuklar için daha iyi bir hayat veremeyeceklerini düşünürler. Onların deyişiyle zaten dünyaya gelmiş ve kimsesiz çocuklara bir şans vermektedirler. Bu davranış ne kadar ulvi de olsa, her zaman çiftin evlat edinmek yerine koruyucu ebeveyn olma seçenekleri bulunur. Koruyucu olmak yerine evlat edinen çiftlerin çoğunda “benim evladım” diyerek çocukları sahiplenme güdüsü vardır. Her ne kadar Saroo’ya harika bir yaşam alanı sağlasalar da, filmde de fark edildiği gibi çocuk hep bir boşluk içerisindedir. İçten içe memleketi ve ailesini bulmayı arzular.


Her ne kadar kendini Avustralyalı olarak tanımlasa da, görünüşünden Hintli olduğu bellidir. Bu durum da diğer bir sıkıntıdır. Tüm bunlara rağmen hayat devam ederken Saroo’nun bir kız arkadaşı olur, ancak ailesini bulma fikri bir türlü durulmaz. Sanki bir mucize gerçekleşir ve sonunda bir ipucu yakalar...

Hindistan’da her sene kaybolan on binlerce çocuktan biri olan Saroo’nun son derece ilginç hikayesinin sonu seyirciyi göz yaşları içinde bırakıyor...


Avustralyalı çift elbette harika bir iş çıkarmıştır, ancak bu onları öz anne ve baba yapmaz. Her çocuğun hayatında olsun olmasın öz anne ve babasından alması gerekenler vardır. Koruyucu ebeveynlere minnet duyar ve teşekkür ederiz...

18 Ekim 2017 Çarşamba

Fences

“Bazıları insanları dışarıda tutmak için, bazıları da içeride tutmak için çit örerler.”
Eğer 60’lı veya 70’li yıllarda doğmuşsanız, zor zamanlarda bizleri dünyaya getiren ebeveynlere sahip olma şansınız yüksek. Kıtlık zamanlarda çocuk büyüten bu kişiler ya geçinme mücadelesi içindeydi ya da durumları iyi olsa da, bunu başkalarına göstermeden tutumlu bir şekilde yaşarlardı. Her iki durumda bir parça endişeli, tutumlu ebeveynler çocuklarını şımartmadan yetiştirme durumunda kaldı. Dünyanın genelinde durum çok farklı değildi. Bir çok savaş atlatan bu nesil zorlu zamanlarda hayatta kalanlardı.

Kendilerini gerçekleştirmek, ne istediklerini bulmak, kendilerine vakit ayırmak, gönül eğlendirmek belki de çok azının sahip olduğu ayrıcalıklardı. Onlar bildiklerinin, elindekilerin en iyisini vermeye çalıştılar. Kimimiz minnet duyabiliriz, kimimiz şikayet edebiliriz. Ancak bugün, şu anda bu yazıyı okuyabiliyorsak, onların en önemli işi başardıkları ortadadır: Bize hayat vermişlerdir... Bir üstadın dediği gibi “çocuklarınıza yiyecek, barınak sağlayın ve yapabiliyorsanız onlara erdemli olmayı öğretin.”

Bu bakış açısı ebeveynlerin yaptıklarını küçümsemek ve yapmadıkları maruz göstermek değil... Her şey daha ötesine baktığımızda hepimiz kendi kaderlerimizle dünyaya geliyoruz ancak hayatımızla ilgili ne yapacağımız bizlere kalmış. Alamadıklarımız yerine alabildiklerimize odaklanmak bizleri daha güçlü kılarken, geçmişe dönük bakış açımızı, bir çok olasılığın olduğu gelecek çevirecektir.

The Fences filmi, bin bir zorlukla ailesini geçindiren ancak bir o kadar da aile ilişkilerinde sıkıntı yaşayan Troy’un hikayesi: Maddi dertleri olan büyük oğlu, babasının itirazlarına rağmen sporcu olmak isteyen küçük oğlu, 18 yıllık eşi ve uzun süredir devam eden ilişkisi...

Onun ilgisini, desteğini ve sevgisini arzulayan küçük oğlu ile sıkıntılar yaşayan Troy, ona yaptığı uzun bir konuşmanın arasında şunları söyler:
“Seni sevmek mi?.. Bir adam ailesine bakmakla sorumludur. Benim evimde yaşıyorsun, karnını doyuruyorum, yatağında yatıyorsun çünkü sen benim oğlumsun. Sana bakmak benim görevim, sana karşı bir sorumluluğum var, seni sevmek zorunda değilim! Şimdi, sana vermem gereken her şeyi veriyorum! Sana senin hayatını veriyorum! Şimdi hayatını biri seni seviyor mu, sevmiyor mu diye hayıflanarak geçirmeyi bırak!..”

Evet, Troy belki de kültürlerin oluşturmaya çalıştığı ideal baba veya eş konumunda değildir. Ancak hiç bir olay kişisel veya tek taraflı değildir. Görünürdeki suçluyu mahkum etmek en kolayı ve bariz olanıdır. Öte yandan genellikle bilinir ki, kimsenin yeri boş kalmaz; bu ne demektir? Bir şekilde ruhen eş pozisyonu boşalmışsa, bu yeri biri doldurabilir. Troy’un eşi Rose, 18 yıldır tüm isteklerini, arzularını, hayallerini ve ihtiyaçlarını evi için hiçe saydığını belirtir. Bildiğimiz anlamı ile fedakarlık yapılmıştır. Bir şeyler feda edilirken, kar beklentisine girilmiştir. Belki de Troy’un annesi rolüne bürünmüştür; bunu tam olarak bilemiyoruz. Ezbere öğrendiğimiz davranış ve tepkilerin dışına biraz çıkabilirsek, yüzeydeki fırtınadan ziyade derindeki akıntıları fark edebiliriz.

Hikayemizin sonunda da Rose, yine anlayış bir tavır içerisinde verdiği karar ile bu fedakarlık dinamiğini tekrar ispat eder... Rose’un eşi hakkındaki eleştirilerinden biri çok ilginçtir:
“Babanız kendisi olmadığı her şeyi olmak istedi, ancak sizden tamamen kendisine benzemenizi talep ediyor...”

Günün sonunda kabul etmek zor olsa da, ebeveynlerimiz bize tam olarak verebilecekleri kadarını vermiştir. Bugün hayattaysak, bize hediye edilmiş hayat ile yapacaklarımız bize bağlıdır. Zorluk, engel veya kısıtlama gibi gözüken deneyimler ve durumları bizleri daha da güçlendirir. Şimdi iş, bize binlerce kişinin vasıtasıyla gelen hayat için minnettar olup sırtımızı dönüp hayata bakmaktır...

29 Eylül 2017 Cuma

A Family Man


İnsanlık yüz binlerce yıl avcılık ve toplayıcılık ile yaşamıştır. Avladıklarını veya topladıklarını uzun süre muhafaza edemeyen insanlığın, her zaman zinde ve formda kalması gerekmiştir. Hayatta kalmak her an olmasa da, düzenli bir şekilde ve beraberce avlanmayı gerektirmiştir. Kabile hayatında sosyal yapı ve kabile ait olmak son derece önemlidir...

Sadece 10 bin sene önce tarım hayatına geçen insanlar, ektiklerini biriktirmeyi ve ekilen tarlalara da sahip çıkmayı öğrenmiştir. Bu durum insanları gelecek için yatırım yapmaya itmiş ve artık gelecek endişenin kurbanı olmaya başlamışlardır. Savaşların temelini de bu sahiplenme yanılsaması oluşturur.

Bilimin ve teknolojinin ilerlemesi ile üretim genel anlamda bir bolluk yaratırken, nihai amaçları kar etmek olan firmaların en büyük sıkıntısı ortaya çıkar: rekabet... Yüz sene önce hemen hemen her iş yeri kendi bölgesine hakim bir durumdayken, şimdi küreselleşme ile marka sayılarında bir azalma ve ciddi bir rekabet sistemi kasıp kavurmaya başlar. Bu rekabet doğal olarak şirket çalışanlarını da etkilemeye başlar... Kimisi bu yarışın içerisinde kendini kaydederek sadece hedeflere koşar ve iş arkadaşları ile kıyasıya savaşır. Bu kadar iş odaklı bir ortam çalışanların özel hayatlarını da etkiler...


Ailenin tüm geçimini ben sağlıyorum” veya “Siz daha iyi yaşayın diye ben bu kadar çalışıyorum” gibi bahaneler ile aşırı çalışmanın ve aile üyelerine az vakit ayırmalarına açıklamalar getirirler...

A Family Man (Aile Adamı) isimli film, üst düzey yönetici peşinde koşan bir insan kaynakları firmasında çalışan ve Genel Müdürlüğe terfi etmeye çalışan bir adamın (Dane) hikayesini konu alıyor. Durumun ne kadar vahim olduğunu Dane’nin görevinden de anlayabilirsiniz: Head Hunter – Kafa veya Kelle Avcısı... Bazılarımız bu deyimi sıkça duymuş olabilir. İşin içeriği özetle bir insanı bir şirketten alıp başka bir şirkete yerleştirmektir.

Her şey normalmiş gibi giderken, bir gün Dane oğlunun çok ciddi bir şekilde hasta olduğunu öğrenir. İlk başlarda durumun ciddiyetini anlamayan Dane, oğlunu yoğun bakımda komada görünce davranışlarını ve yaptığı işi sorgulamaya başlar. Sadece satış yapmak için her yolu deneyecek midir? Yoksa doğru insanı uygun firmaya yerleştirmeye mi çalışacaktır?


Öte yandan Dane, hayatında işten çok daha önemli bir konunun fark eder. Eşi ve çocukları ile olan kopukluk önceleri kavgalara ve suçlamalara... Sonrasında da yüzleşmeye ve kabul etmelere dönüşür. Oğlunun nasıl babasının ilgisine muhtaç olduğunu fark eder. Her çocuk hayata atılması için özellikle babasına ihtiyacı vardır. Anne çocuğu doğurur, besler ve korur... Çocuğu hayata hazırlamakta en önemli görev babaya düşer. Bu da çocuğa hayatla ilgili güven sağlayacaktır. Bu güveni alamayan çocuk bazen ilgi çekmek için bazen diğer bir aile dinamiğinde ötürü hastalanabilir.

Hayat enerjisini anneden, hayata olan güven duygusunu da babadan alırız... Yüz binlerce yıldır daha yakın sosyal ilişkiler ile kabile halinde yaşan insanlar için aile ve çalıştığı iş yeri aynı ortamı sağlamalıdır. Bu ortamlarda sevgi ile meydana çıkan bağ bizi daha hayata bağlı, huzurlu ve sağlıklı yapacaktır. 

3 Eylül 2017 Pazar

Geçmişin Kapanından Nasıl Kurtuluruz?

Bedeni hayatta tutmak için evrilmiş beynimiz, geçmiş deneyim ve bilgilerini kullanarak gelecek hakkında tahminlerde bulunur. Amacı hayatta kalmak olduğundan dolayı, güvende olmak ön plandadır. Bu durum, zihni bir parça endişeli yapar. Geçmişte biriktirilen deneyim ve bilgilere dayanarak, başımıza gelen olaylara verdiğimiz tepkiler, duygu ve düşünce olarak ortaya çıkar... 


Öte yandan günümüzde fiziksel tehlikeler azalmış ve artık avcılık yapmak durumunda değiliz. Fiziksel güvencenin yerini psikolojik güvence almış durumdadır. Düşünmeye koşullanmış zihin, alışkanlıklar ve bilinçdışı dinamikler ile hayatımızın sürücü koltuğuna oturur... Kendi geçmişimiz ve atalarımızdan gelen bilinçdışı dinamikler hayatımızı yönetmeye başlar... Bizi esir eden bu düşünce mekanizması, davranışımıza ve başımıza olaylara mantıklı açıklamalar bularak bizi rahatlatır. Bir süre sonra tüm bu koşullanmalar ile özdeşleşmeye başlarız. Kişilerimiz dediğimiz yanılsama burada başlar... 

Bilinç-dışı ve bilinçli özdeşleşmeler geçmiş kaynaklı, koşullanmış ve kısıtlıdır...
Peki bu özdeşleşmeden yani geçmişten özgürleşmek mümkün mü? 

Klasik anlamda güven anlayışının temelini oluşturan itibar, para, varlık veya unvan ile sağlamayan çalışan geleneksel sistemin dışına çıkıp, ruhani tanımlamalar ile ulvi düşünceler veya amaçlar elde edebiliriz. Kendimizi şifacı veya seçilmiş kişi gibi görebiliriz. Oysa hala yanılsama içerisindeyizdir. Düşünceler ne kadar ulvi veya felsefi olursa olsunlar hala zihin kökenlidir. 

Tüm tanımlamalardan özgürleşmek için tek yol; zamandan bağımsız bir idraktir. Olanı olduğu gibi görmektir. Düşünce ve yorum olmaksızın bir gözlem... Başlangıçta gözleyen ve gözlenen arasındaki ayrım çatışmaya yol açsa da, farkındalık için gereklidir. Tüm şartlanmaları ve bilinç-dışı dinamikleri fark etmek için yapılan gözlemdir bu... Bilinç dışımız kolektif bilinçten etkilenmektedir. Dolayısıyla beynimizde oluşan duygu ve düşünceler bireyin ötesinde diğer kişilerden veya sistemlerden etkilenmektedir. Cinsiyet, milliyet, kültür ve inançlar genlerimize işlemiş gibidir. Birey olarak en çok etkilendiğimiz sistem ise Aile Sistemi'dir. Aile sistemi çalışmalarında ortaya çıkan hakikat, hiç bir şeyin kişisel olmadığı ve hepimizin sistemler aracılığı ile birbirimize bağlı olduğumuzdur. Aile sistemlerimiz, daha büyük sistemlere ve temelinde tek bir sistemde birleşir... 


Bu açıdan bakıldığında bu tarz çalışmalar meditasyon için temel oluşturur... Olan olayların ötesine bakmamızı sağlayan çalışma, özdeşleşmelerin süreci görmemizi sağlar... 

Tüm tanımlamalar ortadan kalktığında, geçmişin kapanından kurtulmaya başlarız. Duygu ve düşüncelerin gelip gitmesine izin verildiği bu anlayış seviyesinde, gözleyen ve gözlenen de birbirinin içinde eriyip gitmeye başlar...

2 Ağustos 2017 Çarşamba

Rollerimiz ve Çocukluk


İnsan ancak sosyal bir şekilde hayatta kalabilmektedir. Bu sebeple sosyal hayat, bir aileye veya topluluğa ait olmak bizim için hayatta kalma meselesidir. Hayatımız boyunca sosyal çevremizde bir çok rolümüz olur. Aldığımız ilk rol; evlat rolüdür. Tanısak da tanımasak da hepimizin bir annesi, bir de babası vardır. Zaman içerisinde kardeş, arkadaş, sevgili, eş ve ebeveyn derken bir çok role bürünürüz. En büyük tehlike ise bu roller ile fazlaca özdeşleşerek kişilik dediğimiz sanal durum ile kendimizi tanımlamaktır.

Hayatta edindiğimiz roller gün boyunca değiştirip değiştirip kullanırız. Akranlarımızın yanında arkadaş rolüne, anne ve babamızın yanına gittiğimizde evlat rolüne gireriz. Bazen bu çocukluk rolünü iş yerinde de sergileriz. İnsanların çoğunda çocukluk veya ergenlik parçaları bulunur. Bu açıdan baktığımızda otuz yaşını geçmiş olan yetişkin/iş adamı/ebeveyn maskesi ile dolaşan bir çok çocuk veya ergene rastlayabiliriz. Tetiklenme anlarında bu kişiler hemen küsebilir, aşırı tepki gösterebilirler. Genellikle sahip oldukları maddi ve manevi metalar ile hava atabilir, dedikodu yapabilir ve sürekli kendilerini başkaları ile kıyaslayabilirler.

Psikolog Eric Berne, Transaksiyonel analizde insan iletişimini üç kategoride değerlendirir: Çocuk-Yetişkin-Ebeveyn. Yetişkin olmamıza rağmen akranlarımızla veya iş arkadaşlarımızla  olan ilişkilerimizde çocuk veya ebeveyn rolüne giriyor olabiliriz. Böyle bir durum varsa bu üzerinde çalışılması gereken bir konu olabilir.


Neden Bu Parçalar Oluşur?
İnsan beyni hayatta kalmak için tehlikeli bir durum karşısında ya savaşır ya da kaçar. Eğer her iki ihtimal de mümkün değilse son bir tepki kalır geriye: Donmak. Genellikle çocukluk döneminde savaşmak veya kaçmak çok zor olabilir. Özellikle de travmaya sebebiyet veren kişi sevdiğimiz veya muhtaç olduğumuz bir aile bireyi olursa...

Bu durumda beyin acıdan kurtulmak için travmatik parçayı ayırır ve saklar. Karşılığında hayatta kalma parçasını geliştirir. Travmatik parça ise olayın gerçekleştiği yaşta kalır. En eski parça ise en güçlü ve en hassas parçadır. Eğer o parça tetiklenirse o kısım devreye girer ve kişi birden bire çocuk gibi davranabilir.

Çocukluğumuzla Barışmak
Tüm bu parçaların bütünlenmesi çocukluk dönemi ile başlamalıdır. Hatta bazen ana rahmindeki halimizle, çünkü anne hamilelik sürecinde yaşadığı endişe ve tehlikeler bebeğe aktarılır. Anne ve babamızdan aldığımız hayatı minnetle almak ilk adımdır. Bu adımı tamamladıktan sonra çocukluğumuzda olan olayların tamamını sevgiyle kabul etmek, içimizdeki parçaların bütünleşmesi için önemli bir adımdır. Çocuk anne-babasının verebildiği kadarını almalıdır. Bu zor gibi gözükse de, kalben yapabilene kadar üzerinde çalışılmalıdır.


Üzüldüğümüz, şikayet ettiğimiz, kızdığımız her olayı ve kişiyi dışlarız. Dışlanan her birey ailede temsil edilir. Bakamadığımız olaylar ve kişiler bizi zayıflatır. Oysa bu durumlara yorum yapmadan, iyi veya kötü olarak yargılamadan olduğu gibi arkasındaki derin dinamikleri de anlayarak bakarsak güçlenmeye ve zenginleşmeye başlarız. O zaman büyümeye başlarız.

Bazen durum tam tersi olabilir, anne ve babanın fazlasıyla verdiğini düşünen çocuk bunun altında ezilebilir ve devamlı geri vermek isteyebilir. Ancak çocuklar da büyüyünce kendi çocuklarına veya diğer insanlara vereceklerdir. Başkalarına verebileceğini bilen çocuklar artık gönül rahatlığı ile alabilirler...


Tüm bunlar için çalışmamız gerektiğini nasıl anlarız? Öz benliğimizi maskeleyen zırhı kaldırmak için ilk başta bu zırhın farkına varmalısınız. Onu tespit etmenin en iyi yolu kendimizi ve hareketlerimizi gözlemlemektir. Belirtiler genel olarak bizi rahatsız edenlerdir: mutsuzluk, tatminsizliktir, endişe, korku, utanç, kifayetsizlik veya depresyon... Genellikle hayatta kalma parçası, travmatik parçayı gizler. Bu parçalar kendimizi korumak, beğendirmek ve toplum tarafından kabul görmek için kullanırız. Bu belirtilere sahip olmanın normal olduğuna ilişkin kanı bizi aldatırsa, kendi parçalarımızı tespit etmek zor olabilir. Sabırlı, içten ve tarafsız olmak kilittir...

1 Ağustos 2017 Salı

Perfetti Sconosciuti / Perfect Stranger

“Kadınlarla erkekler PC ve Mac gibi.. Erkekler PC gibi; ucuz, sürekli virüs bulaşıyor ve aynı anda sadece tek bir iş yapabiliyorlar. Duş yaparken, ya yıkanıyor ya da şarkı söylüyor. Her ikisini de yaparsa donup kalıyor. Kadınlarsa Mac gibi... Sezgileri kuvvetli, hızlı ve zarif. Pahalı ve sadece birbirleriyle uyum sağlayabiliyorlar. Ayrıca bağımlılık da yapıyorlar...”
Perfect Stranger filminin Türkçe karşılığı ‘Mükemmel Yabancı’... Çok yakın arkadaşlar birbirlerine ne kadar yabancı olabileceğine dair bir hikaye. Çocuk yapma aşamasında olan yeni evli bir çift, ergen kızları olan annenin terapist olduğu diğer bir çift, küçük çocukları olan annenin gizliden alkol içtiği başka bir çift ve yeni sevgilisini bir türlü tanıştıramayan bekar bir adam... Bu yedi kişi akşam yemeğinde bir oyun oynamaya kalkar. Dürüst olmak  ama tamamen dürüst ve açık olmak için... Telefonlar masaya konur; gelecek her türlü mesaj alenen okunacak ve gelen telefon çağrıları hoparlör açık bir şekilde açılacaktır...

Herkes birer birer dökülürken bir çok konu film boyunca ortaya çıkar.

Çocuk Sahibi Olmak
Bu konulardan bir çocuk sahibi olma konusudur. Yaşlanma kaygısı mı? Yalnız kalma korkusu mu? Yoksa ezbere yapılan bir olay mı? Çözüm sorunun kendisindedir? Çocuk sahip olunacak bir şey değildir. Onlar bizim aracılığımız ile bu dünyaya gelen bireylerdir. Yetişkinliklerine kadar onlara yemek ve barınak vermek dışında yaptıklarımız boşunadır. Verebiliyorsak bilgelik vermek yeterlidir. Onları kontrol etmek, hayatta diğer kontrol etmek istediklerimiz tüm şeylerde olduğu gibi sonuç vermeyecektir.

Ev sahibi olan güzel terapist 17 yaşındaki kızı ile devamlı çatışmaktadır. Kızı ise doğal olarak anneden göremediği desteği babasından alır. Babasının kızları, anasının oğulları devredir yine... Bu durum ilişkilerde derinden anne ve baba arayışlarını devam ettirir. Bu sebeple genellikle çapkın kişilerde bu tip dinamiklere rastlanır.


Bellek
Arkadaşlar kendi aralarında kıyaslamalar ve karşılaştırmalar yaparlar. Birbirlerini eskiden beri tanıdıkları bilgilere güvenerek yorumlarda ve varsayımlarda bulunurlar. Kişilik dedikleri belleğe dayalı bilgiler o kişileri tanımlar adeta... Oysa kişiliklerimiz hayat boyunca topladığımız anı ve bilgilerin toplamıdır. Bellek hayatta karşısına çıkan yeni olaylara tepki gösterir, bunlar alışkanlığa ve en sonunda kişiliğe döner. Bellek geçmişle ilgili bir depodur. Dolayısıyla kişilik bir yanılsamadır ve farkındalığımız arttığında bellekten özgüzleşebiliriz.

Maskeler
Günün sonunda hepimiz içinde bulunduğumuz toplumda bir yer edinmek, görülmek, kabul görmek için gerekli rollere bürünür, maskelerimizi takarız. Toplumun belirlediği kolektif vicdana uyarız. Maskeler yüzümüze o kadar yapışır ki, biz bile onun gerçekliğine inanmaya başlarız. Tüm bu yaşadığımız ilişkiler bize aynalık yaparken, biz kendi aynamıza bakmayı tercih ederiz. Kaçmayı tercih ederiz; bu kaçamak ise bağımlılıklar, işkoliklik olabilirken, gizli ilişkiler de olabilir...

Gecenin sonunda herkesin maskeleri düşmeye başladıkça, tüm bireyler birbirini suçlamaya başlar. Oysa sadece olan olgular vardır, herkes her şeyden sorumludur. Esas olan bu sistemi anlamaktır, bizi buraya getiren geçmişi kabul etmek... Her birey kendi maskelerden ve kendine çektiği olayın ardındaki dinamikleri keşfetmekten sorumludur...

Bir şey olma çabası, rol yapma çabası, kaçma arzusu kalmadığında rahatlama gelir... O zaman olduğumuz gibi bize hediye edilen hayatı yaşamaya başlarız... Plan yapmadan, kurnaz oyunlar oynamadan... Sadece zamanın farkında olmayan bir çocuk gibi oynamaya başlarız...

Filmin sonu ise dramatiktir. Yeniden savaş boyaları sürünür ve oyun yeniden başlar...

“Bizi bir arada tutan tek şey benim suçumdu. Yıllar boyunca hissettirdiğin suç. Neden ayrılmadık ki? İnsanlar ayrılmasını öğrenmeli.” 

30 Temmuz 2017 Pazar

The Submarine Kid


Amerika’nın küçük bir kasabasında küçük bir oğlan çocuğunun en büyük merakı suyun altında nefesini tutmakmış. Büyüdükçe nefes tutma konusunda yeteneği artmış ve bu konuda ünlenmeye başlamış. Genç yaşında tüm kalabalık önünde kasabanın gölünde yaptığı gösteri için kız arkadaşına son bir bakış atarak suya atlamış... Dakikalar geçmesine rağmen bir daha kendisini bulamamışlar... Ararlar, ararlar, aralar...

The Submarine Kid isimli film, bu efsanevi hikaye ile başlar. Kahramanımız Spencer Afganistan’tan yeni gelmiş bir askerdir. Ailesi, arkadaşları ve sevgilisi büyük bir neşe ile onu karşılar ancak Spencer farklıdır... Hayaller görmeye başlar ve bazı olaylar onu tetiklemektedir.

Savaşa katılmış askerler yaşadıkları travmatik olaylardan sonra donarlar. O anda duygulara yer yoktur. Tüm bunların üzerine başka bir insanın, özellikle sivillerin ölümünden sorumlu iseler suçluluk duygusu durumu daha da vahim hale getirebilir. Normal gibi gözükseler de bu tip durumlardan sonra bu kişilerin bu travmaları üzerinde çalışması ve yardım alması gerekir.

Donma tepkisi ile dışarı salınmayan enerji, güvenli bir şekilde yavaş yavaş dışarı salınmalıdır. Aksi takdirde kişi yaşamakta zorlanmaya başlar. Donma esnasında yapılan tipik bir davranış nefes tutmaktır. Nefes, hayat demektir. Her nefeste doğar, her nefeste ölürüz... Filmin başındaki hikayede nefes – hayat neşemizi, çocuğun aranması – kaybolduğumuzun sembolleridir.


Spencer çatışma sırasında yaptıkları ile yüzleşmesi, kurbanları ile yüzleşmesi gerekmektedir. Her birey; fail veya kurban, büyük bir sistemin küçük parçalarıdır ve kader onları bir araya getirmiştir. Şimdi fail kurban durumuna düşmüştür... Her ne kadar olanlar büyük haksızlık ve çok ağır gözükse de, sadece bireyleri ve kendimizi suçlamak yapılacak en sığ bakış açısıdır.

Daha ötesine baktığımızda bu iki kişinin arkalarındaki derin ve büyük sistemleri içerisinde tam o noktada bir araya geldiklerini görürüz. İşin ilginç yanı, tüm öfke, kızgınlık, suçlama, suçlu hissetmeler serbest bırakıldığında huzurlu bir sevgi kalır geriye... Zor da olsa geçmişimizdeki olaylar ile yüzleşmek, ifade edilemeyeni ifade etmek, durumu bizden daha yüce olana taşır. Geçmişi ile barışan kişi özgürleşir. 

23 Temmuz 2017 Pazar

Winter On Fire

Hiç bir devrimin gerçek bir kazananı olmamıştır. İnsanlık tarihi boyunca yaşanan sözde başarılar bir süre yerini başka çatışmalara bırakmıştır. Her başkaldırı bir diğer tarafa yöneliktir. Doğası gereği birbirinin aksi fikirde iki taraf olmak zorundadır. Bu toplumsal ikilik, tüm zihinlerin kolektif olarak topluma yansımasıdır. Her iki tarafta kendini fazlasıyla haklı görür. Elbette güçlü olan taraf bunu zalimce kullandığında insanın yüreği parçalanır ve tepkiler doğar. Öte yandan hangi tarafta olursanız olun bu kutuplaşmayı destekler. Niyetimiz ne kadar iyi olursa olsun, kutuplaşma artar ve bir gün kırılma gerçekleşir. Hindistan'da veya Rusya'da olduğu gibi, Bir süre devam eden zafer sarhoşluğundan sonra yeni kutuplaşmalar başlar... Bu kaçınılmaz gözüküyor...


Winter On Fire filmi bir belgesel. Ukrayna’da gerçekleşen direnişini tüm detayları ile anlatıyor. Sivil halk ile hükumet arasındaki fazlaca şiddet içeren bu olayları seyrederken taraf olmamak mümkün değil gibi... Tüm o yaşanan acımasız ve haksız tavırlar insanın yüreğini hareket geçirirken zafer alkışları ile zihnimizde oluşan sevinci hissedebiliriz.

Oysa bu kalıcı bir çözüm müdür? Olsaydı yaklaşık 10,000 senedir ayrımlar, savaşlar, isyanlar ne getirdi? Ne götürdü? Ölümler, yaralılar ve devam eden bir intikam... Yüzlerce yıl önce olan olayların nefretle anılması. Sistemik çalışmaların öncüsü olan Bert Hellinger’in kitabında çok ilginç bir örnek var... 28 Haziran 1389 yılında Kosova Meydan Savaşında Müslüman Osmanlılar Sırp Prensi Lazar’ı öldürür. Sırplar Lazar’ı aziz ilan eder. 28 Haziran 1914’de Avusturya veliahdı Saraybosna’da Sırplar tarafında öldürülür. Osmanlılar ve Avusturya ittifak halindedir... 28 Haziran 1989’da Milosevic başa gelir... Aziz Lazar’ın kemikleri Kosova’da bir anıt mezara taşınır. Anıtta şöyle yazar: “Haziran 1389 – Haziran 1989, Müslümanlar’ın Sırp’ları yönetmesine izin vermeyiz.” Bu kuşaklar ötesi bir hafızadır...


İnanılmaz ancak bir bahane ile ortaya çıkan ayrımlar yüzyıllar boyunca süregelen nefreti ve şiddeti besliyor. İnsan zihnindeki ayrımlar ve karşıtlıklar olmak durumunda, beyin bu şekilde öğreniyor ve çalışıyor. Oysa ki asıl problem zihin ile kendini özdeşleştiren insanlarda... Zihin sadece bedenimizi hayatta tutmaya çalışıyor... Bizler bedenin çok ötesinde bir öz değil miyiz? Tarih boyunca geriye yeteri kadar gittiğimizde hepimiz aynı anne ve babaya ulaşmaz mıyız? Daha da öteye gittiğimizde hepimiz aynı Yaradan’ı bulmaz mıyız? Sistemik olarak da balsak, ruhani olarak da baksak hepimiz aynı kaynaktan geliriz ve oraya döneriz. Sistemik olarak bakıldığında hiç bir şey kişisel değildir... Kabul etmesi çok zor olsa da, her birey daha büyük bir sistemin parçasıdır... Tüm bu şiddetten sadece birkaç kişi sorumlu değildir... Elbette yapılan hareketin sorumluluğunu alırız ancak olanı olduğu gibi görüp orada bırakmadıkça geçmişin kölesi olmaktan kurtulamayız...

Bu anlayış geliştiğinde, tüm özdeşleşmeler, tanımlamalar bittiğinde, bellek tarafından yönetilmediğimizde sadece bizi birbirine bağlayan bağ kalır; sevgi... Bu ruhsal bir klişe değildir... Her bir birey bu anlayışı kazanırsa tüm toplum kolektif olarak değişmeye başlayacaktır... İşte o zaman gördüğümüz kabusları beslemeyi bırakırız...

19 Temmuz 2017 Çarşamba

The Ticket

“Sahip olduklarım için sana şükürler olsun. Kendimi kimseyle karşılaştırmıyorum. Bana verdiklerinden dolayı tatminkarım Tanrım...”


Dünyada insanların büyük bir çoğunluğu kendisi yaratan yüce bir gücün varlığına inanıyor. Neredeyse bütün dinlerin ortak öğretilerinden birisi de şükretmektir. Bazen sadece başımız sıkıştığında dua ederiz, iyi zamanlarda unuturuz şükretmeyi... Bazen ağzımızdan şükür hiç eksilmezken, aynı anda şikayet etmeye devam ederiz. Çoğu filozof fakirlerin daha fazla şükrettiğini ve fazla bir şey sahip olmadıkları için daha mutlu olduklarını iddia ederler. Belki de doğrudur... Ancak bir şekilde büyük ikramiye çıktığında zengin olan böyle kişilerin hayatları bir anda değişir. Bu para ile yatırım yapma gereği duyarlar, yeni bir iş, daha lüks tüketim ve belki de yeni bir eş veya sevgili... Eninde sonunda ilk oldukları duruma göre daha mutsuzdur bu kişiler... Bu durum da sanki filozofları destekler gibi gözüküyor. O halde halimize şükredelim.

Öte yandan insan zihni çok sinsidir. Sahip olduklarına şükretmek, gerçek anlamda bir minnet duygusu mudur? Yoksa daha fazlasını zaten elde edemeyeceğini varsaydığı için, zihin mevcut duruma adapte olmakta mıdır? Sahip olmak gerçek midir?

The Ticket filminin kahramanı James kördür, güzel bir karısı, ailesi, masa-başı bir işi, kendisi gibi kör olan bir dosttu vardır. Sık sık yukarıdaki şekilde dua eden biridir. Bir gün piyano ona vurur ve görmeye başlar... Bundan sonra onun hayatı değişmeye başlar. İşinde yeni fikirler geliştirerek terfi alır ve hırslı bir şekilde hayat tarzını değiştirir. Eşini terk edip iş yerindeki bir kadın ile ilişkisi başlar. En iyi arkadaşı ile arası açılır...


Gözlerin açılması egonun uyanışı gibidir. Başta daha fazlasını elde edemeyeceğini düşünerek kendini mutlu sayarken artık ego doymak bilmez... Kabuğun içindeki ego, kabuğun dışındadır... Her iki uç da birbirinden çok da farklı değildir. Yanılsamanın temel sahip olma fikrinde yatmaktadır. Oysa gerçekten bir şeyin, bir kimsenin sahibi olabilir miyiz? Bedenimiz bile bize geçici bir süre hizmet etmektedir. Sahip olmak fikri beraberinde kaybetme korkusunu getirir. Korkunun olduğu yerde ise sevgi var olamaz. Davranışlarımız sevgi yerine korkudan beslenir. Dolayısıyla kıyaslama, kontrol etme, kıskanma, yargılama ve arzuların peşinde koşma devreye girer...

Tüm bunlar bütünden kopuk olduğumuzda gerçekleşir. Bütünün bir parçası olduğumuzu anladığımızda hiç bir şeye sahip olmadığımız gibi sahip olmaya gerek olmadığını görürüz. Kendimizi olduğumuz hali ile tanımlamalardan uzak bir şekilde tam ve bütün hissedebiliriz.
Gerçek anlamda minnet duygusu, tüm korkulardan özgürleştiğimizde ortaya çıkar.

9 Temmuz 2017 Pazar

Toni Erdmann


Bir şey öğrendiğimizde veya bildiğimizde, bize en yakın olanlar veya bizi yıllardır tanıyanlar, bizi en az dinleyen kişiler olurlar. Çünkü bu kişiler bizi, onlarla ilişkide olduğumuz kimliklerimiz ve rollerimiz ile görürler. Bu; çocuğumuz, kardeşimiz, asker arkadaşımız ve sevgilimiz olabilir... Bazen ne yaparsak yapalım, tabiri caizse ağzımızla kuş tutsak da kimseye yaranamayız... Bazen biz de o kişiye kendimizi doğru dürüst ifade etmiyor olabiliriz; bizim ki o rol hakkında epey ön-yargımız ve geçmişimiz vardır. 
Bellek bizi geçmişe mahkum kılar...
Toni Erdmann filminin kahramanı Winfried, eşi ile boşanmıştır. Bir iş kadını olan kızına ulaşamamaktadır. Kızı Ines, uluslar arası bir firmada çalışmaktadır ve son derece meşgul biridir. Yurt dışında; Bükreş’te yaşamaktadır. Babasının yaptığı sürpriz ziyaretten ve onun şakalarından rahatsız olan Ines, onun ülkesine geri dönme kararına çok sevinir... Ancak babası gitmekten vazgeçer ve Toni Erdmann adında bir yaşam koçu olarak kimliğini saklayarak her şeye sil baştan başlar...


Ines, başta bu durumu çok sinir bozucu bulur, lakin işini fazlaca ciddiye almaktadır ve Toni karakteri onun hoşuna gitmemiştir. Oysa babası kızının ondan rahatsız olduğunu fark etmesine rağmen, kızı için onun yanında olmaktan vazgeçmez.

Toni, kızının işi için bambaşka bir kimliğe büründüğünü fark eder. İş gereği oynanan oyunlar, müşterileri ikna etme stratejileri ve sarpa sarmış ilişkiler... Geceleri ise dedikodu ve çeşitli madde kullanımları... Ines’in kendine ayıracak hiç vakti yoktur. Hiç de mutlu gözükmüyordur...
Toni: “Şunu yapmalıyım, bunu yapmalıyım, fakat bu arada hayat yanından geçip gidiyor...
Ines işiyle ilgili stres yaptıkça, işleri de ters gitmektedir. Bu gerginlik onu daha mutsuz bir duruma iter ve rahatlamayı geçici eğlencelerde arar. Bu anlık keyifler anda kalıcı bir dinginlik sağlamaz. Bu sırada Toni bir anlamda kızına yaşam koçluğu yapmaktadır. Ines’in babasına ihtiyacı vardır. Ines, hangi sebeplerden dolayı bu duruma gelmiş, bunu filmdeki bilgilerden anlamak zor, ancak babası ortada olmayan bir çocuk hayata güvenmekte zorluk çekecektir. Bu durum onu daha kontrolcü ve erkeksi bir hale getirebilir...


Bu gergin ilişki sonlara doğru baba ve kızı yakınlaştırmaya başlar. Filmin son sahnesi ise etkileyicidir. Ines evinde bir şirket partisi verir ve birden bire aklına bu partiyi çıplak vermek gelir... Artık takılacak hiç bir maske yoktur... Ines, kendi olmaya karar vermiştir...

2 Temmuz 2017 Pazar

Milton’s Secret - Milton'un Sırrı

Korku Gezegeni’ndeki herkes yeterlilik konusunda endişe duyuyor. Yeterince kazanıyor muyum? Yeterince iyi miyim?..”
Milton’un Sırrı, Eckhart Tolle’ün aynı isimli resimli çocuk kitabından esinlenerek beyaz perdeye aktarılmış bir film. Her ne kadar kitabı daha başarılı olsa da, film fazla didaktik olmadan bir hikayeye bağlanmaya çalışılmış ancak sıradanlığın ötesine geçilememiş.

Milton’ın annesi ve babası aldıkları lüks arabaları ve evlerini ellerinde tutmak için kıyasıya çalışırlar. Annesi emlakçılık yaparken, babası ise borsa ile meşguldür. Anne ve babanın yaşadıkları gelecek kaygısı, önce kendi aralarındaki ilişkiyi bozar, sonra bu durum tek çocuk olan Milton’u olumuz etkiler. Tam bu sırada hayatla son derece barışık olan dedesi, çocuğun adeta imdadına yetişir. Huzurlu, neşeli ve bilge bir dedesi vardır. Dedesi arka bahçelerine hayat vermekle işe başlar. Sonra da Milton’a öğütler vermeye...
-Nasıl olur da kedim her daim mutlu? *İnsanların yaptığının aksine kediler ne olursa olsun dünü geride bırakabiliyorlar. Gelecek hafta için endişelenmiyorlar. Sadece buradalar.”
Dedesi Milton’un zihnini meşgul eden düşünceleri fark eder... “Onlar misafir gibidirler, eninde sonunda giderler...” diyerek kalbine güvenmesini telkin eder. Mevcut halinin aksine, eskiden böyle bir adam değildir. Kızına bir kez bile sarılmamış bir babadır. Bu konuda kendini affetmeye uğraşmaktadır. Babasından sevgi ve güven alamayan kızının hayata güvenmesi zordur. Kızının olanı olduğu gibi görmesi ve kabul etmesi gerekir. Bu olduğunda artık hayattan almaya ve ona güvenmeye başlayabilir.


Bu arada Milton’un komşusu olan arkadaşı Carter, ailesinden hiç sevgi alamayan bir çocuktur. Carter tüm olaylara şahit olan Milton’u tehdit eder ve herkese sataşır. Carter’ın babası ise gençliğinde ünlü bir sporcu iken sakatlanmış ve kariyerine erken veda etmiştir. Bu olay onu derinden etkilemiş ve asabi bir adam haline gelmiştir. Onun davranışlarını elbette ki temize çıkarmaz; ancak kurbanların kurbanı olduğumuzu anlarız... Hiç bir şey kişisel değildir. Her kişinin ardında kendi ailesinden miras kalan kader vardır. Bunu anladığımızda ve kabullendiğimizde, ironik bir şekilde hayatımızı yaşayacağımız bir şekilde özgürleşmeye başlarız; geçmişimizden özgürleşiriz...
Milton’nun Dedesi: “Çocukken, çocukça konuşur, çocukça düşünürdüm, büyüdükçe çocukça şeyleri bıraktım...”
Şimdilerde ise Milton’un dedesi dilediği gibi yaşarken, anne ve babası tam bir ciddiyet abidesi olarak endişelerinin içinde boğulmak üzere olan bir çifti oynamaktadırlar. Milton onlara yardım edebilmek için kimyasal maddelerden altın yapmaya çalışır. Yazın için çalışma planları yapar. Ebeveynlerini dertlerinden kurtarmak ister; bir çocuk için ebeveynleri çok önemlidir... Onlardan sevgi alamadığında, onlarda eksik olanı tamamlamaya çalışır... Fiziksel olarak olmasa da, içsel olarak bu böyledir
“Eğer hayal edebilir de hayallerine esir olmazsan, eğer düşünebilip de düşüncelerini amaç edinmezsen... (Eğer - Rudyard Kipling)  

Milton’un okuldaki sınıf öğretmeni onlara standardın dışında bir bakış açısına sahip olabilmeleri için onlara güvenli bir ortam oluşturur... Onlarla Kipling’in şiirlerinden örnekler verir ve şiirler üzerinde tartışırlar. Sene sonunda ise onları bireysel konuşmaları için onları cesaretlendirir. İşte Milton’un sene sonu konuşmasından bir kısım:
“Konuşmak istediğim savaş, hepimizin askeri olduğumuz savaş. Birbirimizle sürekli kavga halindeyiz; kin tutuyoruz, birbirimizin ardından korkunç şeyler söylüyoruz. Büyük savaş. Herkes yaralı halde dolaşıyor. Ben de yaralandım ve bu can yakıyor. Tekrar yaralanmakla ilgili o kadar üzgün o kadar endişeliydim ki başka hiçbir şey yapamadım. Tam içimde gittikçe şiddetlenen bir iç savaş vardı. Sonra dedem geldi. Ve bana savaşı nasıl bitireceğimi öğretti. Bir deney kabı olduğunuzu düşünün. İçine ne koymayı seçerseniz işte o sizsiniz. Kabınızı korku ve nefretle doldurur, üzerine geçmiş ve gelecek endişelerinizi de eklerseniz muhtemelen mutsuzluk elde edersiniz. Kabınızı sevgi ve ilgiyle doldurursanız mucizeler gerçekleşebilir. Savaşlar bitebilir. İnsanlar değişebilir. İşte sır bu...”

1 Temmuz 2017 Cumartesi

Dangal


Eski amatör güreşçi Mahavir Singh Phogat'ın iki kızını güreşçi olarak yetiştirmesi ve sonrasında kazanılan madalyalar... Özellikle de büyük kızı Geeta Phogat tarafından kazanılan müsabakalar... Severiz böyle gerçek başarı hikayelerini... Hayallerimizi beslemek için ilham olacak hikayelerdir bunlar. Ancak hikayenin ardında hangi gerçekler yatmaktadır?

Oysa Mahavir, her kız çocuğu doğduğunda mutsuz olmuş, hep kendi gibi güreşçi olacak oğlan çocuğunu beklemiştir. Bu durumu tüm kasaba bilmektedir, dolasıyla da kızları da... Dört kızdan sonra vazgeçmiş, mutsuz bir şekilde yaşarken, kızlarını zorla güreşçi yapmaya karar vermiştir. Zorla saçlarını kısacık kestirmiş, onları antrenman ve güreşler için zorlamıştır... Kızlar, istemeyerek de olsa bir süre sonra güreşçi olmayı kabullenmişler. Daha sonra kazandıkları madalyalarla babalarının gurur duymasını sağlamışlar.

Tüm ezbere bildiğimiz her şeyi bir kenara bırakarak bu hikayeye yeniden bakabilir miyiz? Hiç bir bakış açısı olmadan? Bu mümkün mü? Hele bir de madalya kazanamasaydı bu çocuklar, o zaman hikayeyi kimse duymayacaktı bile... Peki madalyalar neyi ifade ediyor? Hiç düşündük mü? Madalya denilen metalden yapılan şey, o anda yarışmada – rekabet ve kıyaslama – kimler varsa onların önünde yarışı tamamlamak demek. Güreş sporunda bir insanın diğer bir insanı yaka paça sağa sola atması... Gerçekten spora dair tüm deneyim ve bilgilerimizi bir kenara koyup, tarafsızca, bir uzaylı gibi bakabilir miyiz duruma? Bir insan diğer bir insanı yere yatırıyor ve savuruyor... Daha iyi savuran madalya kazanıyor ve babanız sizinle gurur duyuyor. Kendi yapamadığını onun adına siz yapıyorsunuz. Hatta kızları bizzat tanımayan ve kendini Hintli olarak tanımlayan yaklaşık bir milyar kişi de gurur duyuyor... Bir o kadar insan da sizinle beraber seviniyor...



Kendimizi hiç bir milletle, cinsiyetle, meslekle tanımlamadan sadece bakabiliyor muyuz? Bu çocukların kendi hayatları yok mu? Yoksa ailemiz bizim için en iyisini bilir mi? Tüm bu olayların ardından gerçekten ailelerinin ve ülkelerinin gurur kaynağı oldukları için mutlu iseler bile bu gerçek ve kalıcı bir mutluluk mu? Bir şekilde madalya kazanmasalar mutlu olacaklar mıydı? 

Neredeyse hiç söz hakkı olmayan anneleri ve yıllarca erkek çocuk isteyen babalarına kendilerini göstermeye çalışan bilinçaltı mı? Yoksa alkışlanacak bir başarı hikayesi mi?
Rekabete dayanan zihniyeti hiç sorguluyor muyuz? Neden bir herhangi bir şeyi sadece takdir etmiyoruz da, daima kıyaslama yoluna gidiyoruz. Buna eğitim sistemimiz de dahil... 

Başarının izafiyeti hakkında ise ayrıca derinlemesine bir inceleme gerekebilir: http://tuvaletkagidinanotlar.blogspot.com.tr/2016/12/basarnn-izafiyeti.html 

30 Haziran 2017 Cuma

Bulutlar


Bak bulutlara,
Girmeye çalışıyor mu bir şekle?

Bazen beraber, bazen ayrı...
Gördün mü, yanlış şekle gireni?

Bazen rüzgarlı, bazen dingin hava...
Ediyorlar mı hiç şikayet?

Bak bulutlara,
Nasılda uyumlular, doğanın gizemi ile...

Sadece oldukları gibi,
Eğleniyorlar sanki bizimle...

29 Haziran 2017 Perşembe

Bokeh


Sevgilinizle İzlanda’ya gittiniz ve tatildeyken sabah uyandınız... Bir de gördünüz ki, etrafta sizden başka kimse yok! Her şey çalışıyor ancak kimse yok. Ne yapardınız?

Tüm ada, tüm arabalar, eşyalar, evler, oteller sizin olsaydı ne yapardınız? Tüm her şeyin keyfini çıkardıktan sonra, hala aynı keyfi alır mıydınız? Bilinçaltının çalışma prensiplerine göre sıkılmaya başlardınız, çünkü benzer şeyleri yaptıkça öğrenen beynimiz yeni olmayan deneyimlerden aynı tadı almıyor... Tüm yeni deneyimler bitince ne yapardınız?

Her zaman yaptıklarımız, bize öğretilen ve bizim öğrendiğimiz davranışları tekrarlar mıydınız? Ders çalışır mıydınız? İşe gider miydiniz? Fotoğraf çeker miydiniz? Gelecek hakkında endişelenir miydiniz? Güzellik veya statü için uğraşır mıydınız? Selfie çeker miydiniz? Başkasının olmadığı İnternet’i kullanır mıydınız?

Geçmişi dert eder miydiniz? Eve dönmek, alıştığınız yerlere dönmek ister miydiniz? Tüm hafızanızda olan hatıralar sizin için ne kadar kıymetli olurdu? Tüm bu hatıraların hayatımızı oluşturduğunu anladığımızda hala onlara kıymet verir miydiniz? Anıların depolandığı beynimizle bu kadar özdeşleşmek bize ne katıyor? Bizden neler götürüyor...

Bokeh, birden bire İzlanda’da tek başlarına kalan çiftin fantastik hikayesini konu alıyor... Önce dehşete kapılan çift, bir süre ellerindeki nimetin tadını çıkartıyorlar; ancak sonrasında zihinleri çıkmaza giriyor...

Tüm ümidiniz bittiğinde Tanrı’yı suçlar mıydınız? Tanrı, mutlu zamanlarımızda şükrettiğimiz, başımız sıkıştığında suçladığımız bir şey mi? Tanrı nedir? Hayat nedir? Hiç bunları derinlemesine düşündük mü? Yoksa bize ezbere verilen hayat planını takip etmeye devam mı ediyoruz? Acılardan kaçarak, arada bir yakaladığımız hazlar  bizi mutlu mu ediyor?


Filmde belki de bu soruların hiç birinin cevabı yok... Belki de var. Ancak tüm bu soruları sorduran bir film...

“Tanrının bizim için planı, yarattığı dünyada yaşamamız...”