19 Temmuz 2017 Çarşamba

The Ticket

“Sahip olduklarım için sana şükürler olsun. Kendimi kimseyle karşılaştırmıyorum. Bana verdiklerinden dolayı tatminkarım Tanrım...”


Dünyada insanların büyük bir çoğunluğu kendisi yaratan yüce bir gücün varlığına inanıyor. Neredeyse bütün dinlerin ortak öğretilerinden birisi de şükretmektir. Bazen sadece başımız sıkıştığında dua ederiz, iyi zamanlarda unuturuz şükretmeyi... Bazen ağzımızdan şükür hiç eksilmezken, aynı anda şikayet etmeye devam ederiz. Çoğu filozof fakirlerin daha fazla şükrettiğini ve fazla bir şey sahip olmadıkları için daha mutlu olduklarını iddia ederler. Belki de doğrudur... Ancak bir şekilde büyük ikramiye çıktığında zengin olan böyle kişilerin hayatları bir anda değişir. Bu para ile yatırım yapma gereği duyarlar, yeni bir iş, daha lüks tüketim ve belki de yeni bir eş veya sevgili... Eninde sonunda ilk oldukları duruma göre daha mutsuzdur bu kişiler... Bu durum da sanki filozofları destekler gibi gözüküyor. O halde halimize şükredelim.

Öte yandan insan zihni çok sinsidir. Sahip olduklarına şükretmek, gerçek anlamda bir minnet duygusu mudur? Yoksa daha fazlasını zaten elde edemeyeceğini varsaydığı için, zihin mevcut duruma adapte olmakta mıdır? Sahip olmak gerçek midir?

The Ticket filminin kahramanı James kördür, güzel bir karısı, ailesi, masa-başı bir işi, kendisi gibi kör olan bir dosttu vardır. Sık sık yukarıdaki şekilde dua eden biridir. Bir gün piyano ona vurur ve görmeye başlar... Bundan sonra onun hayatı değişmeye başlar. İşinde yeni fikirler geliştirerek terfi alır ve hırslı bir şekilde hayat tarzını değiştirir. Eşini terk edip iş yerindeki bir kadın ile ilişkisi başlar. En iyi arkadaşı ile arası açılır...


Gözlerin açılması egonun uyanışı gibidir. Başta daha fazlasını elde edemeyeceğini düşünerek kendini mutlu sayarken artık ego doymak bilmez... Kabuğun içindeki ego, kabuğun dışındadır... Her iki uç da birbirinden çok da farklı değildir. Yanılsamanın temel sahip olma fikrinde yatmaktadır. Oysa gerçekten bir şeyin, bir kimsenin sahibi olabilir miyiz? Bedenimiz bile bize geçici bir süre hizmet etmektedir. Sahip olmak fikri beraberinde kaybetme korkusunu getirir. Korkunun olduğu yerde ise sevgi var olamaz. Davranışlarımız sevgi yerine korkudan beslenir. Dolayısıyla kıyaslama, kontrol etme, kıskanma, yargılama ve arzuların peşinde koşma devreye girer...

Tüm bunlar bütünden kopuk olduğumuzda gerçekleşir. Bütünün bir parçası olduğumuzu anladığımızda hiç bir şeye sahip olmadığımız gibi sahip olmaya gerek olmadığını görürüz. Kendimizi olduğumuz hali ile tanımlamalardan uzak bir şekilde tam ve bütün hissedebiliriz.
Gerçek anlamda minnet duygusu, tüm korkulardan özgürleştiğimizde ortaya çıkar.

9 Temmuz 2017 Pazar

Toni Erdmann


Bir şey öğrendiğimizde veya bildiğimizde, bize en yakın olanlar veya bizi yıllardır tanıyanlar, bizi en az dinleyen kişiler olurlar. Çünkü bu kişiler bizi, onlarla ilişkide olduğumuz kimliklerimiz ve rollerimiz ile görürler. Bu; çocuğumuz, kardeşimiz, asker arkadaşımız ve sevgilimiz olabilir... Bazen ne yaparsak yapalım, tabiri caizse ağzımızla kuş tutsak da kimseye yaranamayız... Bazen biz de o kişiye kendimizi doğru dürüst ifade etmiyor olabiliriz; bizim ki o rol hakkında epey ön-yargımız ve geçmişimiz vardır. 
Bellek bizi geçmişe mahkum kılar...
Toni Erdmann filminin kahramanı Winfried, eşi ile boşanmıştır. Bir iş kadını olan kızına ulaşamamaktadır. Kızı Ines, uluslar arası bir firmada çalışmaktadır ve son derece meşgul biridir. Yurt dışında; Bükreş’te yaşamaktadır. Babasının yaptığı sürpriz ziyaretten ve onun şakalarından rahatsız olan Ines, onun ülkesine geri dönme kararına çok sevinir... Ancak babası gitmekten vazgeçer ve Toni Erdmann adında bir yaşam koçu olarak kimliğini saklayarak her şeye sil baştan başlar...


Ines, başta bu durumu çok sinir bozucu bulur, lakin işini fazlaca ciddiye almaktadır ve Toni karakteri onun hoşuna gitmemiştir. Oysa babası kızının ondan rahatsız olduğunu fark etmesine rağmen, kızı için onun yanında olmaktan vazgeçmez.

Toni, kızının işi için bambaşka bir kimliğe büründüğünü fark eder. İş gereği oynanan oyunlar, müşterileri ikna etme stratejileri ve sarpa sarmış ilişkiler... Geceleri ise dedikodu ve çeşitli madde kullanımları... Ines’in kendine ayıracak hiç vakti yoktur. Hiç de mutlu gözükmüyordur...
Toni: “Şunu yapmalıyım, bunu yapmalıyım, fakat bu arada hayat yanından geçip gidiyor...
Ines işiyle ilgili stres yaptıkça, işleri de ters gitmektedir. Bu gerginlik onu daha mutsuz bir duruma iter ve rahatlamayı geçici eğlencelerde arar. Bu anlık keyifler anda kalıcı bir dinginlik sağlamaz. Bu sırada Toni bir anlamda kızına yaşam koçluğu yapmaktadır. Ines’in babasına ihtiyacı vardır. Ines, hangi sebeplerden dolayı bu duruma gelmiş, bunu filmdeki bilgilerden anlamak zor, ancak babası ortada olmayan bir çocuk hayata güvenmekte zorluk çekecektir. Bu durum onu daha kontrolcü ve erkeksi bir hale getirebilir...


Bu gergin ilişki sonlara doğru baba ve kızı yakınlaştırmaya başlar. Filmin son sahnesi ise etkileyicidir. Ines evinde bir şirket partisi verir ve birden bire aklına bu partiyi çıplak vermek gelir... Artık takılacak hiç bir maske yoktur... Ines, kendi olmaya karar vermiştir...

2 Temmuz 2017 Pazar

Milton’s Secret - Milton'un Sırrı

Korku Gezegeni’ndeki herkes yeterlilik konusunda endişe duyuyor. Yeterince kazanıyor muyum? Yeterince iyi miyim?..”
Milton’un Sırrı, Eckhart Tolle’ün aynı isimli resimli çocuk kitabından esinlenerek beyaz perdeye aktarılmış bir film. Her ne kadar kitabı daha başarılı olsa da, film fazla didaktik olmadan bir hikayeye bağlanmaya çalışılmış ancak sıradanlığın ötesine geçilememiş.

Milton’ın annesi ve babası aldıkları lüks arabaları ve evlerini ellerinde tutmak için kıyasıya çalışırlar. Annesi emlakçılık yaparken, babası ise borsa ile meşguldür. Anne ve babanın yaşadıkları gelecek kaygısı, önce kendi aralarındaki ilişkiyi bozar, sonra bu durum tek çocuk olan Milton’u olumuz etkiler. Tam bu sırada hayatla son derece barışık olan dedesi, çocuğun adeta imdadına yetişir. Huzurlu, neşeli ve bilge bir dedesi vardır. Dedesi arka bahçelerine hayat vermekle işe başlar. Sonra da Milton’a öğütler vermeye...
-Nasıl olur da kedim her daim mutlu? *İnsanların yaptığının aksine kediler ne olursa olsun dünü geride bırakabiliyorlar. Gelecek hafta için endişelenmiyorlar. Sadece buradalar.”
Dedesi Milton’un zihnini meşgul eden düşünceleri fark eder... “Onlar misafir gibidirler, eninde sonunda giderler...” diyerek kalbine güvenmesini telkin eder. Mevcut halinin aksine, eskiden böyle bir adam değildir. Kızına bir kez bile sarılmamış bir babadır. Bu konuda kendini affetmeye uğraşmaktadır. Babasından sevgi ve güven alamayan kızının hayata güvenmesi zordur. Kızının olanı olduğu gibi görmesi ve kabul etmesi gerekir. Bu olduğunda artık hayattan almaya ve ona güvenmeye başlayabilir.


Bu arada Milton’un komşusu olan arkadaşı Carter, ailesinden hiç sevgi alamayan bir çocuktur. Carter tüm olaylara şahit olan Milton’u tehdit eder ve herkese sataşır. Carter’ın babası ise gençliğinde ünlü bir sporcu iken sakatlanmış ve kariyerine erken veda etmiştir. Bu olay onu derinden etkilemiş ve asabi bir adam haline gelmiştir. Onun davranışlarını elbette ki temize çıkarmaz; ancak kurbanların kurbanı olduğumuzu anlarız... Hiç bir şey kişisel değildir. Her kişinin ardında kendi ailesinden miras kalan kader vardır. Bunu anladığımızda ve kabullendiğimizde, ironik bir şekilde hayatımızı yaşayacağımız bir şekilde özgürleşmeye başlarız; geçmişimizden özgürleşiriz...
Milton’nun Dedesi: “Çocukken, çocukça konuşur, çocukça düşünürdüm, büyüdükçe çocukça şeyleri bıraktım...”
Şimdilerde ise Milton’un dedesi dilediği gibi yaşarken, anne ve babası tam bir ciddiyet abidesi olarak endişelerinin içinde boğulmak üzere olan bir çifti oynamaktadırlar. Milton onlara yardım edebilmek için kimyasal maddelerden altın yapmaya çalışır. Yazın için çalışma planları yapar. Ebeveynlerini dertlerinden kurtarmak ister; bir çocuk için ebeveynleri çok önemlidir... Onlardan sevgi alamadığında, onlarda eksik olanı tamamlamaya çalışır... Fiziksel olarak olmasa da, içsel olarak bu böyledir
“Eğer hayal edebilir de hayallerine esir olmazsan, eğer düşünebilip de düşüncelerini amaç edinmezsen... (Eğer - Rudyard Kipling)  

Milton’un okuldaki sınıf öğretmeni onlara standardın dışında bir bakış açısına sahip olabilmeleri için onlara güvenli bir ortam oluşturur... Onlarla Kipling’in şiirlerinden örnekler verir ve şiirler üzerinde tartışırlar. Sene sonunda ise onları bireysel konuşmaları için onları cesaretlendirir. İşte Milton’un sene sonu konuşmasından bir kısım:
“Konuşmak istediğim savaş, hepimizin askeri olduğumuz savaş. Birbirimizle sürekli kavga halindeyiz; kin tutuyoruz, birbirimizin ardından korkunç şeyler söylüyoruz. Büyük savaş. Herkes yaralı halde dolaşıyor. Ben de yaralandım ve bu can yakıyor. Tekrar yaralanmakla ilgili o kadar üzgün o kadar endişeliydim ki başka hiçbir şey yapamadım. Tam içimde gittikçe şiddetlenen bir iç savaş vardı. Sonra dedem geldi. Ve bana savaşı nasıl bitireceğimi öğretti. Bir deney kabı olduğunuzu düşünün. İçine ne koymayı seçerseniz işte o sizsiniz. Kabınızı korku ve nefretle doldurur, üzerine geçmiş ve gelecek endişelerinizi de eklerseniz muhtemelen mutsuzluk elde edersiniz. Kabınızı sevgi ve ilgiyle doldurursanız mucizeler gerçekleşebilir. Savaşlar bitebilir. İnsanlar değişebilir. İşte sır bu...”

1 Temmuz 2017 Cumartesi

Dangal


Eski amatör güreşçi Mahavir Singh Phogat'ın iki kızını güreşçi olarak yetiştirmesi ve sonrasında kazanılan madalyalar... Özellikle de büyük kızı Geeta Phogat tarafından kazanılan müsabakalar... Severiz böyle gerçek başarı hikayelerini... Hayallerimizi beslemek için ilham olacak hikayelerdir bunlar. Ancak hikayenin ardında hangi gerçekler yatmaktadır?

Oysa Mahavir, her kız çocuğu doğduğunda mutsuz olmuş, hep kendi gibi güreşçi olacak oğlan çocuğunu beklemiştir. Bu durumu tüm kasaba bilmektedir, dolasıyla da kızları da... Dört kızdan sonra vazgeçmiş, mutsuz bir şekilde yaşarken, kızlarını zorla güreşçi yapmaya karar vermiştir. Zorla saçlarını kısacık kestirmiş, onları antrenman ve güreşler için zorlamıştır... Kızlar, istemeyerek de olsa bir süre sonra güreşçi olmayı kabullenmişler. Daha sonra kazandıkları madalyalarla babalarının gurur duymasını sağlamışlar.

Tüm ezbere bildiğimiz her şeyi bir kenara bırakarak bu hikayeye yeniden bakabilir miyiz? Hiç bir bakış açısı olmadan? Bu mümkün mü? Hele bir de madalya kazanamasaydı bu çocuklar, o zaman hikayeyi kimse duymayacaktı bile... Peki madalyalar neyi ifade ediyor? Hiç düşündük mü? Madalya denilen metalden yapılan şey, o anda yarışmada – rekabet ve kıyaslama – kimler varsa onların önünde yarışı tamamlamak demek. Güreş sporunda bir insanın diğer bir insanı yaka paça sağa sola atması... Gerçekten spora dair tüm deneyim ve bilgilerimizi bir kenara koyup, tarafsızca, bir uzaylı gibi bakabilir miyiz duruma? Bir insan diğer bir insanı yere yatırıyor ve savuruyor... Daha iyi savuran madalya kazanıyor ve babanız sizinle gurur duyuyor. Kendi yapamadığını onun adına siz yapıyorsunuz. Hatta kızları bizzat tanımayan ve kendini Hintli olarak tanımlayan yaklaşık bir milyar kişi de gurur duyuyor... Bir o kadar insan da sizinle beraber seviniyor...



Kendimizi hiç bir milletle, cinsiyetle, meslekle tanımlamadan sadece bakabiliyor muyuz? Bu çocukların kendi hayatları yok mu? Yoksa ailemiz bizim için en iyisini bilir mi? Tüm bu olayların ardından gerçekten ailelerinin ve ülkelerinin gurur kaynağı oldukları için mutlu iseler bile bu gerçek ve kalıcı bir mutluluk mu? Bir şekilde madalya kazanmasalar mutlu olacaklar mıydı? 

Neredeyse hiç söz hakkı olmayan anneleri ve yıllarca erkek çocuk isteyen babalarına kendilerini göstermeye çalışan bilinçaltı mı? Yoksa alkışlanacak bir başarı hikayesi mi?
Rekabete dayanan zihniyeti hiç sorguluyor muyuz? Neden bir herhangi bir şeyi sadece takdir etmiyoruz da, daima kıyaslama yoluna gidiyoruz. Buna eğitim sistemimiz de dahil... 

Başarının izafiyeti hakkında ise ayrıca derinlemesine bir inceleme gerekebilir: http://tuvaletkagidinanotlar.blogspot.com.tr/2016/12/basarnn-izafiyeti.html 

30 Haziran 2017 Cuma

Bulutlar


Bak bulutlara,
Girmeye çalışıyor mu bir şekle?

Bazen beraber, bazen ayrı...
Gördün mü, yanlış şekle gireni?

Bazen rüzgarlı, bazen dingin hava...
Ediyorlar mı hiç şikayet?

Bak bulutlara,
Nasılda uyumlular, doğanın gizemi ile...

Sadece oldukları gibi,
Eğleniyorlar sanki bizimle...

29 Haziran 2017 Perşembe

Bokeh


Sevgilinizle İzlanda’ya gittiniz ve tatildeyken sabah uyandınız... Bir de gördünüz ki, etrafta sizden başka kimse yok! Her şey çalışıyor ancak kimse yok. Ne yapardınız?

Tüm ada, tüm arabalar, eşyalar, evler, oteller sizin olsaydı ne yapardınız? Tüm her şeyin keyfini çıkardıktan sonra, hala aynı keyfi alır mıydınız? Bilinçaltının çalışma prensiplerine göre sıkılmaya başlardınız, çünkü benzer şeyleri yaptıkça öğrenen beynimiz yeni olmayan deneyimlerden aynı tadı almıyor... Tüm yeni deneyimler bitince ne yapardınız?

Her zaman yaptıklarımız, bize öğretilen ve bizim öğrendiğimiz davranışları tekrarlar mıydınız? Ders çalışır mıydınız? İşe gider miydiniz? Fotoğraf çeker miydiniz? Gelecek hakkında endişelenir miydiniz? Güzellik veya statü için uğraşır mıydınız? Selfie çeker miydiniz? Başkasının olmadığı İnternet’i kullanır mıydınız?

Geçmişi dert eder miydiniz? Eve dönmek, alıştığınız yerlere dönmek ister miydiniz? Tüm hafızanızda olan hatıralar sizin için ne kadar kıymetli olurdu? Tüm bu hatıraların hayatımızı oluşturduğunu anladığımızda hala onlara kıymet verir miydiniz? Anıların depolandığı beynimizle bu kadar özdeşleşmek bize ne katıyor? Bizden neler götürüyor...

Bokeh, birden bire İzlanda’da tek başlarına kalan çiftin fantastik hikayesini konu alıyor... Önce dehşete kapılan çift, bir süre ellerindeki nimetin tadını çıkartıyorlar; ancak sonrasında zihinleri çıkmaza giriyor...

Tüm ümidiniz bittiğinde Tanrı’yı suçlar mıydınız? Tanrı, mutlu zamanlarımızda şükrettiğimiz, başımız sıkıştığında suçladığımız bir şey mi? Tanrı nedir? Hayat nedir? Hiç bunları derinlemesine düşündük mü? Yoksa bize ezbere verilen hayat planını takip etmeye devam mı ediyoruz? Acılardan kaçarak, arada bir yakaladığımız hazlar  bizi mutlu mu ediyor?


Filmde belki de bu soruların hiç birinin cevabı yok... Belki de var. Ancak tüm bu soruları sorduran bir film...

“Tanrının bizim için planı, yarattığı dünyada yaşamamız...”

23 Haziran 2017 Cuma

A Monster Calls


Öyle bir an vardır ki hayatımızda; çocuk olamayacak kadar büyümüşüzdür, yetişkin olamayacak kadar küçüğüzdür... Özellikle de şartlar bizi erken olgunlaşmaya, bazı sorumluluklar almaya ittiği zamanlarda.

Bebek olarak hayatımızda geldiğimizde çok cesuruzdur. Bir süre sonra geldiği dünyayı, çevreyi ve bedenini fark eden zihin, çok korumasız bir bedene sahip olduğunu görür. Bunu gördükten sonra sahip olduğu anne ve baba onun için daha önemli hale gelir. Bir çocuk için ebeveynler hayatta kalmak ile eşdeğerdir. Hem dışsal hem de içsel olarak onları kurtarmak için ellerinden geleni yaparlar. Eğer anne ve baba, ruhen veya fiziksel olarak orada değilse, çocuk ya “onun için” ya da “onun gibi” yapar... Boşanmış bir ailede erkek çocuk giden babanın yerini doldurur veya hasta olan bir anneye sahip çocuk, annesine bir anlamda ebeveynlik yapmaya kalkışabilir ancak onun acısını paylaşmak anneye yaklaşmak için tek seçenek gibi gözükür...


A Monster Calls filminin kahramanı Conor’ın babası yurt dışında yaşamaktadır ve ikinci evliliğinden de bir evladı vardır. Annesi ise oldukça hastadır... Anneannesi destek olmak adına onların evine gelir ancak Conor onunla pek anlaşamaz... Tüm bu yaşadıklarının üzerine Conor rüyasında dev bir ağaç kılığındaki canavar ile mücadele vermektedir.

Rüyasındaki canavar Conor’ın korkuları ile yüzleşmesine yardımcı olmaya çalışmaktadır. Ona çeşitli hikayeler anlatarak ona aydınlatmaya çalışır... Daha derin bir çerçeveden baktığımızda, Conor’ın hasta olan annesinin hastalığının bir anlamı vardır. Annesi muhtemelen aileden birini takip etmektedir... Her kişinin, her olayın ardına baktığımızda bir önceki kuşaklardan taşınan kaderler olduğu ortaya çıkar. Ortada ne failler ne de kurbanlar kalır... Sadece olan olaylar vardır... Yüzeydeki hikayeler bir masal haline gelir. Gerçek diye bağlandıklarımız erimeye başlar...


Ailedeki büyüklerimiz -hayatta olsalar da, olmasalar da- böyle durumlarda yanımızdadırlar... Ve yapılacak tek şey, onlara bakmak onlara şunu söylemektir: “Teşekkür ederim...
“Çoğu gerçek kandırmaca gibi gözükür. Her zaman iyi kişi olmaz, Conor. Aynı şekilde kötü kişi de olmaz. Çoğu insan ikisinden de birazdır. Rahatlatıcı yalanlara inanırız, çünkü yalanları gerekli kılan doğrunun acısını biliriz. Nihayetinde Conor... Önemli olan ne düşündüğün değildir. Ne yaptığındır.”
“Rüya nedir Conor? Diğer her şeyin rüya olmadığını kim söyleyebilir?..”

16 Haziran 2017 Cuma

Sürtünme Olmasaydı


Sürtünme olmasaydı eğer, sürüklenirdik buzun üzerinde sonsuza kadar...
Direnç olmasaydı eğer, hiç bir araba yol alamazdı...

Sessizlik olmasaydı eğer, hiç bir şarkı olmazdı...
Boşluk olmasaydı eğer, Dünya olmazdı...

Yatağı olmasaydı, nerede akardı nehirler?
Vermeseydik eğer, nasıl alırdık nefesi?

Ölüm olmasaydı eğer, nasıl olabilirdi yaşam?
Anlayış olmadan, nasıl yaşarız hayatı?..

15 Haziran 2017 Perşembe

The Girl King

Ataerkil toplumların en önemli dinamiklerin biri şudur: Kadınlar genellikle ikinci plana atıldıkları ve ezildikleri için kadın, içten içe kız çocuğu doğurmak istemez, çünkü kadın olmak zordur... Hatta bazen değersizlik ve bazen de cadılıktır... Bu sebeple içgüdüsel olarak erkek çocuk, anneye bakabilecek ve onu koruyacak çocuk olacaktır. Oysa ki, erkek çocuk bir yandan annesine çok bağlıyken, diğer yandan babasına ve erkeklere uzak kalacaktır. Bu durum da genellikle “anasının kuzusu” ve çoğunlukla da çapkın erkekleri ortaya çıkartırken, “babasının kızı” çocuklar ortaya çıkar. Lakin kızlar bu sistemde ön plana çıkmak istiyorsa ‘erkek gibi’ olmak zorundadırlar. Bu durum pek sağlıklı olmasa da sistemik açıdan bir denge sağlanmıştır.


Özellikle de Ortaçağ Avrupa’sında olduğu gibi Kraliyet ailesinde yetişen bir kadın ise, Kraliçe olmak için erkeksi yönlerini geliştiren kişi, eş-cinsel özellikler bile gösterebilir. Bunun tam tersi de geçerlidir. Lakin tarihte bunların örnekleri pek çok kez karşımıza çıkmıştır.

Tarihteki en ilginç örneklerden biri İşveç Kraliçesi Kristina... Tam bir erkek gibi yetişen Kristina hiç bir erkekle evlenmemiş ve ülkesini tek başına yönetmiştir. Çocukluk travmaları ile annesinden kopuk büyüyen Kristina’nın kadınlarla olan ilişkisi onun hakkındaki filme konu olmuştur. Kadınlara has empati yeteneği ve duygusallığın aksine, O felsefeye çok önem vermiştir. Aynı dönemde yaşayan Fransız Filozof Rene Descartes’tan çok etkilenmiş ve kendisini İsveç’e davet etmiştir.

Oysa “Düşünüyorum, öyleyse varım” sözü ile ünlü Descartes, insanı düşünce ve beyin ile sınırlayan bir bakış açısına sahiptir. Belki bugünün en problemi olan düşüncelerle özdeşleşme ilk defa bu kadar net ifade edilmiştir. Descartes, bugünlerde 3.Göz diye tahmin edilen Epifiz Bezini de tüm davranışlarımızdan sorumlu tutmuş, ruhun orada oturduğunu iddia etmiş ilginç bir kişidir.


Öte yandan Kristina gibi kişilerin sadece şanlı geçmişlerine ve başarılarına bakmak resmin sadece bir kısmına bakmaktır. Oysa ki yaşanan her olay veya başka kişi veya cinsiyet ile özdeşleşme yanında hediyeler getirir. Eril tarafı çok baskın bir kadın, daha sonra dişil tarafı ile barışsa da, gerektiğinde eril tarafını kullanabilir. Bu yönü ile de bir çok eylem gerçekleştirmiş olabilir.

Oysa sağlıklı eril-dişil dengesi ilişkiler için gereklidir. Kadın annesinde alarak dişil tarafını güçlendirirken, erkek de babasına ihtiyaç duyar. Aksi halde, bilinçaltı seviyesinde kız babasını arar, erkek de annesini... Hiç bir kadın veya erkek bu arayışı sonlandıramaz. Kendi dinamikleri anlayan bir çiftin, bağımsız olarak kendi durumları üzerinde çalışması gerekir. Kazanılan anlayışla, birbirini tamamlayacak çift, karşısındakini olduğu kişi gibi görmeye başlayabilir.

Sonuç olarak Kristina, savaşmak yerine barış taraftarı olmuş, o dönem için zor olanı seçmiştir. Yönettiği dönemde kültür ve sanata verdiği önem ile tüm Avrupa’nın kültürel değerlerini olumlu anlamda etkilemiş biridir. Belki içeride bir yerde ilgi ve şefkat isteyen, görülmek isteyen bir çocuk yaşarken, sonunda bir çok yapılmış olumlu iş tüm bunların hediyesidir...

12 Haziran 2017 Pazartesi

J'enrage de Son Absence

Acı kaybımız” diye ilanlar veririz... Gerçekten de acımız derin ve büyüktür. Özellikle de bu dünyadan göçen ruhun bedeni küçükse... Haksızlıktır bu! Kimse kendi çocuğunu toprağa vermemelidir... Acının boyutunu ancak yaşayan bilebilir...

Böyle durumlarda söylenecek çok fazla bir şey de olmaz. Bazen suçlanacak kişiler ve en nihayetinde isyan ettiğimiz Tanrı olabilir sahnede... Ancak eninde sonunda olanla yüzleşmekten başka bir çare yok gibidir. Yüzleşmenin mümkün olmadığı anlarda ise, kalanlar ölü gibi yaşamaya başlarlar...


Filmin kahramanı Jacques, oğlunun ölümünden sonra bir türlü kendine gelememiştir. Karısını bırakmış, onun peşinden gelmesini beklemiştir. Bu gerçekleşmeyince, kendine işine vermiş ve bitkin bir hayat yaşamaktadır. Daha sonrasında, eski eşi hayatına devam etmiş, yeniden evlenmiş ve hatta çocuğunun öldüğü yaşlarda bir çocuğu olmuştur.

Jacques, babasının ölümü ile memlekete geri döner ve eski karısını arar. Onun yeni evliliğinden olan çocuğu ile tanışır. Daha sonra çocukla ebeveynlerinin haberi olmadan yakın bir ilişki kurar. Ölen oğlunun yerine yarı kardeşini koyar... Tüm mal varlığını ona bağışlamak ister, oysa aralarında hiç bir kan bağı yoktur. Kendi oğlunun yerine bu çocuğu koyması pek de uygun bir davranış değildir, öte yandan annesi henüz ilk çocuğunun eşyaları ile vedalaşmamıştır...

Çoğu zaman bu tip acıklı filmleri seyretmek bile istemeyiz; seyrettiğimiz zaman ise hemen etkisinden kurtulmak, mevcut rutine dönmek isteriz. Burası bizim oluşturduğumuz güvenli alandır. Oysa bize dokunuyorsa, çok yüksek ihtimal ya bizim de bir kaybımız vardır ya da ailemizde/atalarımızda benzer olaylar yaşanmıştır. Derindeki bir mekanizma bu olaylar ile yüzleşmemizi ve onun üzerinden geçerek büyümemize imkan vermek ister...


Çocuk Kayıpları
Aile sistemi çalışmalarında gördüğümüz gibi çocuk kayıpları – ki bunlara kürtaj ve düşükler dahildir – hayatımızı etkiler... Hatta annemizin veya anneannemizin kayıpları da bunlara dahildir. Diğer bir önemli konu ise çocuk kayıplarının ebeveynlerin arasını açma ihtimalidir. Acıyı farklı boyutlarda yaşayan eşler birbirine destek olamayabilir veya herhangi bir sebepten dolayı birbirini suçlayabilir. Özellikle kürtaj durumunda, baba olayın dışında durursa veya dışı itilirse kadın bu olayı yalnız yaşamak zorunda kalır.
Bert Hellinger der ki: “Bir kadın hamile kaldıysa, artık annedir.”
Oysa tüm ölüm vak'alarında olması gerektiği vedalaşma ve yas tutma gereklidir. Olayın olduğu gibi görülmesi ve yaşanması süreçlerin sağlıklı ilerlemesi için uygun olur.

Kayıp
Tecrübelerimize göre söyleyebiliriz ki, bugün dünya üzerinde yaşayan herkes yaklaşık 150 sene ölecektir. Kimse burada olmayacaktır. Aklınıza gelen herkes için geçerlidir bu. Biz ise ölen kişiler için, kayıp kelimesini kullanırız. Kaybetmek fikrinin ardında sahip olmak fikri yatmaktadır. Benim kavramı zihnin en temel yanılgılarından biridir. Hiç kimse hiç kimsenin ve hatta hiç bir şeyin şeyin gerçekten sahibi değildir. Her şey geçicidir. Her şey bu dünyanın dinamikleri ve bedenimizle sınırlıdır. Kalıcı olan ise özümüzdür; ruhumuzdur... Ruhun yaşı, cinsiyeti var mıdır? Ruh ölür mü?.. Bizi hayata getiren anne babamız mı bizi yaratan? Yoksa Yaradan mı?

Eğer ruha inanmıyorsanız, o halde hiç probleminiz olmamalıdır. Çünkü zaten bu bedenin toprağa gideceğini biliyorsunuz... Kaybedecek ne var ki?


Öte yandan, gerçekten kim olduğunuzu inceliyor, zihnin ötesine geçerek bunun farkına varabiliyorsanız, o halde tüm Evreni, Tanrıyı anlamışsınız demektir. Tüm olayların ardında ailemiz, onların ardında onların ailesi ve en sonunda da Tanrı’yı bulursunuz. Onun her şeyden haberi olduğuna göre ortada yargılanacak fazla bir şey de yoktur.

Dünya sonsuz güçlerin yönettiği bir oyun gibidir; bizden daha büyük güçlerin oyununu anladığımızda, bu anlayış bizim hayattan keyif almamız ve bütün bir parçası olarak hareket etmemizi sağlar...

Bu açıdan bakmaya başladığımızda kişilik ve zihin ile özdeşleşme azalır. Zamanla azalacak ve bitecek  acı hala oradadır ancak ıstırap yok olmuştur...

10 Haziran 2017 Cumartesi

Öğretmenim Mori ile Salı Buluşmaları (Tuesdays with Morrie)

Hayatın koşuşturmacası bizi öylesine içine alır ki, bazen zamanın nasıl geçtiğini anlamayız. Bedenimizin yaşlanmaya başladığını ve daha kötüsü ruhumuzun ferini yitirdiğimizi fark etmeyiz. Hikayemiz ve suçladığımız kaderimize teslim olmuş gideriz... Beynimizi kısa süreli de olsa mutlu eden hormonların salgılanması bizi hayatta tutar. Endorfin ve Dopamin her yerdedir... Yasa dışı maddelerden tutun da, sosyal medyada alınan beğenilere kadar her yer bu hormon tuzakları ile dolu... İşin en kritik yanı ise, her seferinde dozajın artması gerekiyor, çünkü bir önceki seviye alışılmış olduğunda aynı miktardaki hormonu bize sağlamıyor; daha fazlası daha fazlası... Hedefler ve hedefler: Para, kariyer, cinsellik, yemek, alışveriş, unvan, ben, ben, ben....

Sonu ise tükenmişlik sendromu, bir hastalık veya depresyon... En sonu ise malum son; yaşanmamış, bir hedef peşinde koşturulmuş bir hayat!..


O, hala hayattayken kendi cenaze törenini düzenleyen biri... O Öğretmen Mori!
Sahip olduğum tek şey sesim. Yalandan korunmak adına... Yalanla yıkanmış yetkiler, Göklere uzanmış vaatler.
Kimse yalnız var olamaz. Ne yoksul, ne de polis, açlık kimlik tanımaz.
Birbirimizi sevelim, yoksa bırakın ölelim.
Sıra dışı bir öğretmen olan Mori’nin öğrencilerinden Mitch, yıllarca ziyaret etmek istemiştir. Ancak bu buluşmayı öğretmeni çok hasta ve ölüme yaklaştığında gerçekleştirir. Kendisi çok meşgul bir spor yorumcudur ve kız arkadaşı ile ciddi problemler yaşamaktadır. En büyük hayat dersini yine öğretmeni Mori verecektir. Her hafta Salı günü yaptığı ziyaretler onun için iple çektiği buluşmalar haline gelir... Mori ona ölüm ve yaşamla ilgili dersler verir.

Ölmek
Öğretmen Mori der ki, “Ölmeyi bilirsen, yaşamayı da bilirsin.” Ölmek fikrinde kaçmadığımızda bize muazzam bir farkındalık kazandırır... Bu dünya ile ilgili olan dertlerimiz küçülür, erir gider. Diyelim ki, öleceğinizi tarihi kesin olarak bilseydik neler yapardık? Şu anda dert ettiğimiz şeyler, yakın zamanda hedeflediğimiz neyse hala önemi korur muydu? Ne yapardık? Veya kim oldurduk?

Oysa ne olursa olsun, ölüm hakkında konuşmak rahatsız edici, değil mi? Nereden çıktı şimdi bu?  Ne güzel yaşayıp gidiyorduk? Bu rahatsızlığın ardında korku var elbette. Ölmekten korkmanın ardında ise yok olma korkusu veya ölümden sonra cehenneme gitme korkusu vardır... Yaradan bizleri sadece ödüllendirmek ve cezalandırmak için mi yarattı? Elbette, yapılan davranışların sorumluluğunu bu dünyada ve belki öbür dünyada taşıyoruz. Ancak Yaradan sonsuz bir bağışlayıcılığı yok mu? Hepimizin ruhuna ondan bir parça üflenmedi mi? Tüm hesaplar verildiğinde, en sonunda bir olmak yok mu?

Asıl önemli olan ise korkunun beslenme yuvası olan zihnimizin içerisi... Sevgi dışındaki tüm duygu ve düşüncelerin kaynağı olan zihnimiz. Zihin, acıyı ve hazzı kronikleştirir. Acıdan kaçmak, hazzı tekrar etmek için devalı uğraşır ve bu deneyimler karşılığında hormonlar üretir.


Öğretmen Mori ölümü olduğu gibi karşılar: “Ölmenin nasıl bir şey olduğunu anlatayım mı? Ölüm üzülecek bir şey, bunu inkar etmiyorum. Ancak mutsuz yaşamak daha üzücü...” Ve onun için her yaşın keyfini çıkarmak, yaşamanın kilit noktalarından biridir:
“Ben de genç oldum, genç olmanın acısını iyi bilirim. Yaşlanmak çürümek değildir, aynı zamanda büyümektir de. 22 yaşımı yaşadım, şimdi de 78 yaşımı yaşıyorum. Yaşlanmaktan korkmak ne demek biliyor musun? Anlamını bulmayan yaşamlar.”
Sessizlik
“Neden sessizlik insanları bu kadar ürkütür? Neden havada uçuşan kelimeler olmayınca insanlar kendilerini rahat hissedemez?”
Sessizlik, zihin için hiçbir şey yapmamak demektir. Oysa zihin derindeki korkularının yerine farklı ürünler çıkarmıştır piyasaya... Bunların çoğu bağımlılıklardır: Düşünce ve devamlı bir şeyler yapma bağımlılığı... İnsanın kendisi ile yüzleşmesini önleyecek her şey. Bu sebepten dolayı sessizlik onun için ölümden farksızdır. Oysa ancak sessiz ve dingin bir zihin ile kendimizin farkına varabiliriz. Kim olduğumuzun cevapları zihinde değil; kalbimizde veya sezgilerimizdedir...

Kabullenmek

Zihnin bizi bilgi ve deneyimlerine esir eder. Geçmişe bakarak geleceği tasarlamaya çalışır. Bu tutsaklıktan çıkmak için, başımıza gelen olayları olduğu gibi görmek ve kabul etmek kilittir. Bu kendimizi kandırmak değildir; bu, çeldiricilere, dikkat dağıtıcılara kanmak değildir... Henüz işin başındaysak; haksızlığa uğradığımız için öfkelenmek, sonra üzgünlük ve ağlamak... Tüm duyguların gelip gitmesine izin verdiğimizde, sıra olanı olduğu gibi görmektedir. Yargılar ve filtreler olamadan... Hikayemiz olmadan... Kabul tünelin sonunda bizi beklemektedir...

6 Haziran 2017 Salı

Gölgemiz

Yaşadığımız acı dolu deneyimler ve travmalar sırasında, acı dayanılmaz ise ve özellikle de kaçmanın veya savaşmanın mümkün olmadığı durumlarda, beynimiz bizi hayatta tutmak adına, son şansını kullanır ve donma tepkisi verir. Bu durumda acılı bölüm ayrıştırılır... Karşılığında ise bir “hayatta kalma parçası” ortaya çıkar... Bu parçamız iyi ve kötü değildir... Amacı bizi hayatta tutmaktır. Kimi zaman aşırı neşeli, kimi zaman güçlü, kimi zaman bilge, kimi zaman da yaratıcıdır... Öte yandan, olayın yaşandığı yaşta kalan bir parça veya parçalarımız vardır.  Bu parçalarımız benzer durumlarda tetiklenir ve birden bire bir çocuk, kurban veya tepkili bir kısım çıkar ortaya...


Bu parçalar çoğaldıkça ve derinleştikçe, parçalanmış kişilikler ortaya çıkar... Dönem dönem bazı kişilikler kontrolü ele geçirir... Bazen kişilik parçalarımız farklı farklı özellikler gösterirler. Birisi hasta iken, öteki çocuk ve bir diğeri ise sanatçıdır... Biri çocukluk çağında kalmış bir parça, diğeri ise her şeyi kontrol etmek isteyen ve kontrolü daha güç bir kısım olabilir... İleri aşamaları ise kişilik bozukluklarına kadar gidebilir.

Birçok farklı kişiliğin, farklı psikolojik ve fizyolojik özellikleri olması, zihnimizin ne kadar manipülatif olabileceğini kanıtlar niteliktedir. Artık bilimsel olarak da ispatlanmaya başlandığı gibi, bir çok hastalığın kökeninde zihinsel duygu ve düşünceler yatmaktadır. Diğer bir gerçek ise atalardan taşıdığımız genler ise bize ait olmayan duygu ve düşünceler sayesinde beynimizin kodlanmasıdır. Güzel haber ise şudur: Epigenetik, bu genlerin kişinin bakış açısını ve anlayışını değiştirdiği zaman açık veya kapalı konuma geldiğini gösteriyor...
Beyinden ibaret olmadığımıza göre, 'kişilik' beynin ürettiği anlık tezahürlerden başka bir şey değildir.
Anlayışı derinden değiştiğinde, artık beyin kontrolü bırakır... Parçalarımız ise birer hediye olarak oradadır. Hakikat ise her zaman iyileştiricidir. Reddettiğimiz yönümüzü görmeye başladığımızda büyümeye, olgunlaşmaya başlarız. Tüm parçalar kendi özellikleri ile birleşir ve tamamlanma gerçekleşir. Daha önce reddettiğimiz veya kendimizi fazlaca özdeşleştirdiğimiz kısımlar ise artık sadece biz istediğimizde devreye girer.


Gölge olması için ışık da olmak zorundadır. Bir taraf ışıktadır, diğer taraf ise karanlıktadır... Biri diğerini işaret eder... Gölge tarafımızı fark ettiğimizde bütünleşme yolunda bir adım daha atılmış olur. İlk aşama bu gerçekle yüzleşmektir. Bu kısım karanlık ve zor olabilir. Kendimize hiç yakıştırmayacağımız gölgelerimiz olabilir. “Her bir insanda insanlığın tüm halleri vardır.” Demiş Montaigne... Önemli olan noktalardan biri ise, kendimizde övündüğümüz parçaların da bizim önümüzde bir engel oluşturmasıdır. Parçaları iyi veya kötü olarak nitelendiren bizleriz; tüm parçalar bütünleştiğinde, özdeşleşme ortadan kalkar ve bir sonraki aşamada gerçekten kim olduğumuzu görmeye başlarız.

28 Mayıs 2017 Pazar

Chronic


Bazılarımız devamlı birilerine yardım etmek ister. Bu isteğe karşı koyamazlar. Hatta kimileri hayatlarını böyle kazanır. Bazılarımız ise belli bir olaydan sonra böyle bir yolu tercih eder. Özellikler bir hastalıktan kurtulduktan sonra... O hastalıkla ilgili vakıf veya yardım kuruluşlarında görev yaparlar. Bazen de, bizim için önemli birini kaybettikten sonra böyle bir eğilime gireriz. Belki de aile geçmişimizde böyle bir kayıp vardır...

Chronic filminin kahramanı David erkek bir hemşire olur ve ölüme yakın hastalar ile çalışır. Kızı ise Tıp okumaktadır. David, oğlu Dan öldükten sonra eşinden boşanır ve kızı Nadia ile uzak bir ilişkisi vardır. David’in en önemli özelliklerinden biri, baktığı kişiler ile – yüzeyde fazla belli olmasa da – kurduğu yoğun empatidir. Görevini bir profesyonellik ve soğuk kanlılıkla yaparken, fazladan onlara yardım eder ve onların derdini anlar gözükmektedir...

Kendisi artık yaşamda yok gibidir... Koşmak dışında yaptığı pek fazla bir şey yoktur. Derinde takip etmek istediği oğlunu vardır ve bu kader onu beklemektedir...

Yardım etmek kavramı üzerinde düşünülmeden ve ardında yatan derin nedenler anlaşılmadan yapıldığında oldukça tehlikelidir. Çünkü yüzeyse siz kendinizi yardımsever olarak yorumlarken, çevrenizdekiler de sizi takdir edecektir. Bunun altında yatan dinamiği hiç görmek her zaman kolay değildir.


Peki yardım etmenin nesi kötü olabilir? Daha doğrusu nasıl yanlış bir şekilde yardım edilir?

Ebeveyn-Çocuk İlişkisi
En tipik dinamiklerden birisi, yardım edenin ebeveyn rolüne bürünmesi ve alanın da çocuk olarak kalmasıdır. Derindeki sebep; sevgi arayışı olabilir, birini kurtarmak olabilir, suçluluğa karşı bir kefaret olabilir veya görülme/takdir edilme ihtiyacı olabilir... Hiç fark etmez; devamlı yardım ettiğimizi sandığımız kişinin veya kişilerin ebeveyni konumuna geliriz. Bu durum, iki tarafın da yetişkin olmasını engeller. Eğer yaşına basmak üzere bir çocuğa düşmemesi için devamlı yardım edersek, çocuk hiç bir zaman yürümeyi öğrenemez... Bazen yardım, sadece hiç bir şey yapmadan beklemektir...

Alma-Verme Dengesi
Genellikle yardım eden kişiler almakta zorlanırlar. Sadece verdiklerinde ise tükenmeye başlarlar... Arkadaşlar, sevgililer, eşler ve iş ortakları arasında olması gereken alma-verme dengesi aşırı yardım etme ihtiyacı ile bozulabilir...

Yardım Edenin Gururu
Bazı durumlarda ise yardım eden, bunu kendini yücelterek yapar... Bilinçaltında veya bilinçli bir şekilde “Ben senden daha üstünüm, daha zenginim, daha bilgiliyim, daha soyluyum...” yatar. Bu tür bir yardım hepimizin eşit var olma hakkına saygısızlık etmektir.


Yardım Etme Sanatı
Öte yandan gerçekten, sevgi, şefkat ve saygı içerisinde diğerlerine katkı olabiliriz. Bunun için öncelikle şu soruları sormalıyız:
·        Yardım etmek mümkün mü?
·        Yardım etmek uygun mu?

Yardım alacak kişi buna gönüllü olmalıdır ve bunu bir çocuk gibi değil, bir yetişkin gibi istemelidir. Örneğin; bir yetişkin borç para istemek yerine, para kazanacağı bir iş ister...

Tüm bu koşullar sağlanırsa dikkat edilmesi gerekenler şunlardır:
1.      Yardım eden elinde olan bir şeyi vermelidir. Bilmediği veya anlamadığı bir alanda yardım ediyormuş gibi yapmamalıdır.
2.      Her iki tarafından büyümesine imkan veren bir süreç olmalıdır.
3.      Her iki tarafın yetişkin rollerini bırakmaması gerekir.
4.      Hikayedeki herkese kalpleri açılması gerekir...

Reddettiğimiz kişileri, yönlerimizi görüp, gönlümüzde yer açtığımızda büyümeye başlarız. Bu sebeple yardım eden taraf tutmamalı ve ön-yargılardan bağımsız olmalıdır. Yardım isteyenin kaderine saygı göstermek acımanın önüne geçer. Acımak, kadere karşı savaş açmaktır... Yardımcı çözüm aramamalıdır; çözüm, sevgimizin herkesi içine aldığında gerçekleşir...

Yardım eden cesur değildir. Stratejik bir şekilde hareket edendir. Sabırla bekleyen, sadece yeri geldiğinde müdahalede bulunandır... Yardım gerçekleştiğinde ve her şey bittiğinde, çoktan alanı terk edendir... Zafer kutlamaları önemli değildir onun için... Çünkü başka bir şey kazanmıştır; içinde bulunduğu güçlerin derin anlayışını...

27 Mayıs 2017 Cumartesi

İş Yerinde Huzur


İnsanlık tarım ağırlıklı hayatı bırakıp endüstriyel devrimle ortaya çıkan devasa firmalar için çalışmaya başladığından beri önemli bir önemli bir problem karşı karşıya... Rekabetin artması ile sıkıntı büyümeye devam ediyor:
Çalışanların çok büyük bir çoğunluğu iş yerinde mutsuz, tatminsiz ve stres altında...
Bu mutsuzluk ve stresin altındaki sebepler ne olabilir? Daha mutlu ve huzurlu bir çalışma hayatı için çalışan ve işverenlere – liderlere – düşen anlayış ve davranışlar neler olabilir?

Şirketler ve Kabileler
İnsan davranışlarını anlamak için evrim sürecini anlamak gerekiyor. Duygu ve düşüncelerimizin, alışkanlıklarımızın kaynağı olan beynimiz, yaklaşık 300,000 yıllık kıtlık ve tehlike dolu bir ortamın hakim olduğu bir dünyada yaşamak için yoğrulmuş bir yapıya sahip. Beynimizin en genç kısmı olan Neo Korteks bile yaklaşık bildiğimiz tarihten çok daha yaşlı... Güvensiz bir ortam da ise devreye giren kısımlar beynimizin daha yaşlı parçaları olan Limbik Sistem ve Sürüngen Beyin... Amaçları ise bedeni hayatta tutmak. Güvensiz bir iş ortamında devreye mantık veya sağduyudan ziyade duygularımız girmesinin sebebi tamamen biyolojiktir.

Öte yandan, bireysel olarak hayatta kalma şansı az olan ilkel insan, ancak kabile halinde yaşayarak hayatta kalmış. Bu sebeple, kolektif çalışma ve bir kabileye ait olmak olmak hayatta kalmak için en önemli iki faktör...
İlkel zamanların kabileleri, bugün kurumları ve ailelerini oluşturuyor.

Bugün için herhangi bir kurum, sadakat ve memnuniyet oranı yüksek bir takım oluşturmayı hedefliyorsa, kabile dinamiklerini bilmek zorunda. Kabileyi bir arada tutan ortak amaçları ve o kabile içindeki değerler... Amaç ve değerler ise kültürü oluşturuyor. Öncelikle hem şirketler hem de çalışanlar gerçek amaçlarına bakmalı... Ortak amaç, benzer değerler ile süslendiğinde enerjisi sınırsız bir takım çıkacaktır ortaya!

Güçlü bir kabile liderinin özellikleri de, ebeveyn özellikleri ile örtüşmelidir. Lider, yeri geldiğinde öğreten, gösteren, örnek olan bir kişi olurken, yeri geldiğinde yetki veren, alan açan, sadece destek olan ve en önemlisi – güven veren – birisi olmalıdır. Hiç bir ebeveyn işler biraz kötü gidiyor diye çocuklarını evden atmayı aklına getirmez. Sorunları beraberce çözmeye çalışır. Sonuç olarak, kendimizi güvende hissetmediğimiz bir ortamda nasıl rahat hareket eder ve verimli olabiliriz? Nasıl yapılması gerekenleri yapma, söylenmesi gerekenleri söyleme cesaretine sahip oluruz?

Lider sorunlarda gruptan ayrı ve farklı davranmadığında, şirket içerisindeki dere-beylikleri de oluşmayacaktır. Güven ortamı söyleyerek değil, yaparak ve olarak verilebilir... Bu bizim genlerimize kazınmış olan aidiyet ihtiyacımızı tatmin edecektir.

Başarı Tanımı
Kurumların ve hatta bizlerin başarı tanımını gözden geçirmemiz önemli bir adımdır. Başarı – sonuç ne olursa olsun – bir amaç değil, bir yan ürün olmalıdır. Güvenli bir ortamda, kendini ortak bir amaca adamış, takım ait hisseden bir takım mutlu, sadık ve memnundur. Böyle bir takımın başarısız olma şansı yoktur. Öte yandan benzer bir ilişki müşteriler ile de kurulmalıdır. Müşteriler de şirketin nedenini anlarsa, o ürün kullanırlar. Başarı sadece rakam ve unvan olursa, asıl yapılması gereken doğrular yerine kısa vadeli hedefleri tutturmak için her şeyi yapabilecek insan ordusu yaratırız...


Öte yandan, şirketler büyüdükçe birbirinden pek da bir farkı olmayan ürünler satmaya devam ettikçe, şirketin hayatta kalmasının tek kriteri satış rakamları ve mümkün olan en düşük maliyettir. Maliyetin içinde ise çalışanlar da vardır... Burada yapılan kısıntılar, mutsuzluğu, iş gücündeki verimi düşürür ve kurum bir kısır döngüye girer...

Diğer bir önemli konu ise, kurumların devasa hale gelmesidir. Çalışanların sayısı arttıkça soyutlama problemi ortaya çıkar. Stalin şöyle demiştir: “Bir kişinin ölüm trajedidir, milyonların ölümü ise istatistiktir.” Ufak bir mağazada yıllardır çalışan birini işten çıkarmak son derece zordur. Ancak sık sık kulağımızda gelen haberleri hatırlayalım: “X firması global küçülme kararı aldı; çalışanların %10’u işten çıkarılacak...” Bu haber bizi diğer hikaye kadar etkilemez... Çoğu zaman %10, binlerce insan ve onların aileleri demektir...

İdeal olan her bir birimin insan sayısını 100-150 civarında tutmaktır. Bu bir kabile için evrimsel olarak ortaya çıkmış, ideal aralıktır. Aynı zaman bu rakam gerçekten herkesin birbirini tanıyıp oluşturabileceği sosyal grup sayısı... Kurum bu rakamı aştığında ikinci bir kabilenin oluşacağını ve ayrı bir şekilde yönetilmesi gerektiği göz önünde bulundurulmalıdır.

İş Hayatı ve Bireysel Sistemimiz
Bazen bakarız ve görürüz ki, hiç bir şirket veya müdürlerimiz, iş arkadaşlarımız yukarıda anlatılan gibi tanımlara uymuyor ve biz de sürekli iş değiştirmeye devam ediyoruz... Veya kendimizi çaresiz ve mecbur hissedip, hiç istemediğimizde bir işte çalışmaya devam ediyoruz. İş değiştirsek de, değiştirmesek de hep aynı kader bizi takip ediyor. Bu noktada içe dönüp bakmalıyız. Dış dünyamız iç dünyamızın bir yansıması... Bu durum hep özel hem de iş hayatımız için geçerli. Hepimiz dünyada geldiğimiz ailemiz ve onların atalarının oluşturduğu sisteme bağlıyızdır. Bilsek bilmesek de çocukluğumuzdan veya aile sistemimizden gelen dinamikleri iş ve özel hayatımızı etkiler. Psikolojik olarak anne ve babamızdan özgürleşememiş bir çocuk gibiysek, bize çocuk gibi davranacak kişileri hayatımıza çekiyor olabiliriz. Ailemizde kurtarılmaya muhtaç biri varsa, biz de hep birine yardım etmek istiyor ve hatta yardım ve hizmetin ağırlıklı olduğu işleri seçiyor olabiliriz...

Her ne kadar bu çalışmaları yapmak yüzeydeki hikayelerimizle vedalaşmamızı gerektirse de, iyi haber şudur: Tüm bu dinamikleri fark etmek, ve kalıcı bir anlayışla olanı kavramak, bizi bu etkilerden özgürleştirir.


Sonuç
İç dinamiklerimizi anladığımızda, gerçekten kim olduğumuzu hatırlamaya başlarız. İşte bu aşamada sevdiğimiz, enerjimizin hiç azalmadığı işleri yapma eğiliminde oluruz. Daha büyük bir sistemin bir parçası olarak, keyif aldıklarımız bireysel olmaktan çıkmaya başlar. Kendiliğindenliğin hakim olduğu bir kabilenin içerisinde bulabiliriz kendimizi... Hiç bir şeyi kişisel algılamayan ve varsayımları bırakan berrak bir zihin ile hayatın keyfini huzur içinde yaşamaya başlarız... Başarı ve diğer kriterler ise sadece bir mahsul haline gelir; asıl olan yolculuğun kendisidir.

25 Mayıs 2017 Perşembe

Hayat ve Anlam

Evrende her şey iç içedir. Görebildiğimiz en ufak parçanın bile tüm sistemin içerisinde bir etkisi mutlaka vardır. Yaratılış çevremizde gördüğümüz her parçayı ve her şeyi mümkün kılar; bedenimizi, zihnimizi, ağaçları, rüzgarı ve tüm dünyayı...

Derinde tüm bu mekanizmayı yöneten işleyiş her zaman hareketli ve karmaşıktır – kaotiktir... Kaos teorisi bunu anlatmakta en yakın bakış açılarından biridir. Neden karmaşık veya kaotik? Bu durum, her şeye anlam bulmaya çalışan, nedensellik aşığı zihnimize karmaşık gelir... Öte taraftan baktığımızda ise buna “Düzen” de diyebiliriz.


Düzen hareketli ve dinamik olduğundan dolayı, her şey gelip geçer... Hiç bir şey kalıcı değildir. Hiç bir deneyim sonsuza kadar sürmez... Hayatımız da gelip geçecektir. Sabit kalmayan bir dünyada, hiç bir şey sahip olmak da mümkün değildir. Öte yandan sahip olmak, bir yere varmak amacıyla güdülenmiş zihin için bu son derece hayal kırıklığı yaratacak bir durumdur. Sadece yaşamak, zihin için yetersizdir. O sadece bir neden ve dolayısıyla bir hedef ile beslenir. Hedef hedefi kovalar ve bir de bakar ki hayat sona ermek üzeredir... Tüm bu çabalar sonucunda elde edilen maddi veya manevi başarılar anlamsızlaşmaya başlar. Belki sağlık elden gitmiştir... Belki de zaman...

Henüz hayatımız bitmeden, sadece oturup bakalım: Ne olursa olsun, zamanlamasını bilmesek de bu yaşam deneyimi bir gün bitecek... Tutunduğumuz olumlu-olumsuz ne varsa burada kalacak... O halde zihnimize baktığımızda çok temel bir çalışma prensibi görürüz.
Zihin geçmiş deneyimlere bakarak hayıflanır ve geçmişin gölgesinde gelecek endişelerini yansıtır...
Oysa ki, hiç düşünmeden sadece oturup baktığımızda fark ederiz ki, “şu an” olmayan hiç bir zaman diliminde yaşamadık. Zaman yolculuğu mümkün olmadığına göre, sadece geçmiş ve gelecek arasındaki aralıktayız hep...

Bilimsel olarak bakarsak, her şeyin farklı frekanslarda titreşen enerjiden oluştuğunu kavrayabiliriz. Kuantum fizikçileri için ‘madde ve konum’ kelimelerinin pek bir anlamı kalmamıştır; onlar için yeni kelimeler ‘enerji ve ilişkiler’dir.. Enerji için ışık kelimesini de kullanabiliriz. Hepimizin kendimize ait dünyası, bu ışığın kişisel perdede yarattığı film gibidir... Filmin yönetmeni olmak bir seçenektir; filmin içinde, perdenin üzerinde kendini “kişi” sanan oyuncu olmak diğer bir seçenektir...


Zihin perdede oyuncu gibidir. Zihnimiz çok aldatıcı olabilir. Ona çok fazla güvenmek ne kadar doğrudur? Zihin nedir? Zihin sürekli midir? Zihin hatıralar ve alışkanlıklar demetinden başka ne olabilir?  Tam bir hafta önce bu saatte ne yapıyordunuz? Ne hissediyorsunuz? Bunu hatırlamak imkansız gibidir... Hatıralar kesik kesiktir. Aynı zamanda hikayesel anılar ise beyin tarafından devamlı makyajlanır yani ufak değişikliklere uğrar. Kendimiz zihnimizde oluşan duygu ve düşünceler ile tanılıyorsak, gerçekten biz kimiz? Fasılalı yanıp sönen bir fener lambası mı, yoksa ölümden sonra da varlığını sürdürecek bir şey mi?

Hayat ancak özgür olduğumuzda yaşanabilir. Özgürleşme ise kendimize inandırdığımız fikirlerden, duygulardan kurtulduğumuzda mümkün olur. Zihin ile özdeşleşme bittiğinde özgür olabiliriz.  Zihnimizi gözlemlemeye başlayıp, gelip geçen düşüncelere cevap vermezsek, bir süre sonra onun sakinleşmeye başladığını görürüz... Kazanılan kalıcı anlayış, kim olduğumuzu hatırlamak için zemin hazırlayacak ve bir lütuf olan nefesi gerçekten içimize çekebileceğiz...